29 Haziran 2015 Pazartesi

Leb değmesin!

Merhabalar,

Bu haftadan itibaren sizinle anlatımımı geliştirmek için yaptığım alıştırmaları paylaşacağım. Siz de yazmayı sevenlerdenseniz ve yeni bir şeyler denemek isterseniz, buyurun efendim. İlk haftamızın alıştırması: Lebdeğmez harfleri (b, f, p, m, v) kullanmadan bir öykü yazmak. Benim yazdığımı da öyküler sekmesinde bulabilirsiniz. Evet, bu hafta kolaya kaçtığım doğrudur! Yazmış olduğum bir alıştırmayı size önerdim; ama bu alıştırmanın bana çok yararı oldu ve size de olacağını umuyorum. 

18 Haziran 2015 Perşembe

Ders Alın-ması Gereken Kitap


Wilhelm Reich’in Dinle Küçük Adam kitabı, 1946 yılında yazılmış olmasına rağmen kitabı
bugün okumaya başladığınızda aştığınız, aşamadığınız özelliklerinizi görüyor; çevrenizdeki küçük insanları tanımlayabiliyor ve yıllar önce yazılmış kitabın günümüzdeki bazı olayları tuhaf bir şekilde anlattığını fark ediyorsunuz.
Tam bir titre ve kendine gel, kitabı olan bizim hakkımızdaki gerçekleri bize anlatan yazarın manifestosudur, Dinle Küçük Adam. Küçük adamın her şeyden önce insan olduğunu, önce kendisine saygı duyması gerektiğini anlatır. Cesur değildir küçük adam. Onun için küçük kalmak ister ve büyük küçük adamlara ihtiyaç duyar. Büyük adamdan gelecek yardımı dahi küçülmeden alamadığını, kendi değersizliğine inandığı için de gittikçe küçüldüğünü anlatır küçük adama. Onu bilmeden konuşan, düşünmeden inanan, önyargıları olan ve onları kırmak şöyle dursun görmek istemeyen bir insan olarak tanımlar ve şöyle der:
-Çok hastasın. Bu hastalık senin suçun değil; ama ondan kurtulmak senin sorumluluğun.
Kitapta, orgon enerjisi ile ilgili çalışmalarına ve kendisine yöneltilen suçlamalara da cevap veren Reich; siyasetten, küçük adamın kurtarıcı olarak gördüğü; onu daha da küçülten büyük küçük adamlardan bahseder.
“Büyük adam senin proletarya ‘diktatörü’ olmana rıza gösterme hatasını yaptı. Ve yalnızca iyi niyetle ifade edilen; ama şanssız bir seçimin sonucu olarak bir kelime sana yapışıp kaldı: Diktatör!
Bilge adamın bu küçük hatasından sen, yalanlardan, kovuşturmadan, işkenceden, zindanlardan, cellâtlardan, gizli polisten, mareşallerden ve madalyalardan oluşan bir sistem inşa ettin. Diğer bütün şeyleri güverteden aşağı attın. Şimdi ne olduğunu anlıyor musun küçük adam? Hâlâ
anlayamadın mı? Şimdi bir kez daha deneyelim. Sen mutluluğun için gereken ekonomik koşulları mekanizmayla karıştırdın. Devletin büyüklüğünü insanlığın kurtuluşu; katı aptal parti disiplinini büyük amaçlar için duyulan fedakârlık arzusu, tankların geçit törenini milyonların uyanışı sandın. Almanya’ya geldiğinde de aşkın özgürleşmesini tüm kadınların ırzına geçmekle, yoksulluğun yok edilmesini bütün yoksulları, zayıfları ve yardıma muhtaç olanları yok etmekle, memeye gereksinim duyan bebekleri vatansever yetiştirmekle, doğum kontrolünü on çocuk annesine madalya vermekle karıştırdın. On çocuk annesi olma düşüncesi seni de korkutmuyor muydu?”


Ben kitabın Öteki Yayınevi’nden çıkmış çok eski bir basımını okudum; ama eminim ki William Steig’in  kitabı özetleyen çizimleri her baskıda vardır. İyi okumalar.

17 Haziran 2015 Çarşamba

Yeni Bir Gün

                                        
            Önce karşınıza rengârenk lastik toplar çıkardı. Daha sonra gazete standı sizi yolunuzdan eder; içecek ve ekmek dolabı da yolu bulamamanız için uğraşırdı. Nihayet mavi renkli demir kapıya ulaştığınızda o kapının ardında sizi sıcacık bir gülümsemenin beklediğini bilirdiniz.
            Varoşlarda bulunan bu bakkal neye ihtiyacınız varsa bulunduran türdendi. Bakkaldaki ürünlerin yanında oralarda eczane olmadığından ağrı kesici, ateş düşürücü de satardı. Konuşacak birine ihtiyacınız olduğunda sizi hiç geri çevirmez, derdinizi dinlerdi. Tavsiyeleri ve konuşması o kadar cana yakın o kadar babacandı ki onunla konuştuktan sonra damarlarınızda dolaşan şeyin huzur olduğuna yemin edebilirdiniz.
            Beş metrekarelik dükkâna girdiğinizde tüm rafların tıka basa dolu olduğu gözünüze çarpardı ilk. Bir şey almaya korkar, alırsanız sanki diğer ürünler de tepenize inecekmiş gibi hissederdiniz. Bu konuda hakkını vermek lazım, dükkânın bir santimetrekaresi dahi heba olmamıştı, köşesindeki minik siyah tahta masanın üzerinde bile alabildiğine şeker ve sakız yerleştirilmişti. Hava kararmaya başlar başlamaz açılan ve dükkân kapansa da açık kalan sarı lamba sabaha kadar arkadaşlık ederdi sokaktan gelene geçene.
            Bakkalın manzarası, buna manzara denirse, fena sayılmazdı o mahalledeki diğer dükkânlara göre. Omuz omuza dayanmış ayakta zor duran sarhoşlar gibi biri yıkılsa öbürü de gidiverecek evlere bakıyordu. Önünde meydan dedikleri; fakat meydanla çok da alakası olmayan, genelde çocukların arabaların arasında oynamaya çalıştığı bir yol vardı. Eskiden çaktırmadan bakkaldan horoz şekeri çalan adamların çocukları oynuyordu şimdi orada. Onlar da bakkaldan bi’ şeyler aşırıyorlardı tabii; ama o, hiç kızmazdı bunlara. Çocuktur yapar, der geçerdi. Zaten oyun alanları gibi hayalleri de minicik olan bu çocuklara yüklenmeye kıyamazdı.
            Her gün aynı şeyler yaşanırdı aslında Kekik Çıkmazı’nda. Oranın Bakkal Amcasına sorsan her bir gün yeniydi. Hem de yepyeni. O kadar çok değişik hikâye gelip geçmişti ki bu mahalleden, birçoğu hatıra kütüphanesinin tozlu raflarına kaldırılmıştı bile. Bakkal hatırlardı. Bu anılar bir yorgan misali yalnızlığını örter, içini ısıtırdı onun. Tozlu raflardan ilk çıkarılıp bakılanlarsa Deli Mehmet’in muhtarın oğlunun düğününde nasıl sarhoş olduğu, çocukların şeker bayramında Sütçü Nine’nin bozuk şekerlerini yiyince toptan hastanelik olup annelerin ortalığı nasıl velveleye verdiğiydi.
 Her yeni günü, saat yedideki açılışla başlardı bakkalın. Yedi buçukta da taze ekmek, simit gelirdi dükkâna. Ekmeğin de simidin de hikâyesi ayrı. Ekmek, paylaşmak için vardı, sıcaktı bir kere. Ya simit? Anca çayla insanın içini ısıtır, sen yalnızsın, derdi adama. Simitçi ekmek yerdi o yüzden hep. Kalırdı birazı. Mahallenin kedileri ne güne duruyordu? Onlarla paylaşırdı ekmeğini. İnsanların tam da evlerden çıktığı vakitti bu. Kimisi uykulu gözlerle simit aranmaya gelir, kimisi de evden cin gibi fırlar, bakkala bir selam çakar, geçerdi. Sekiz gazete saatiydi. Sekizden on bire kadar rahattı bakkal. Daha doğrusu canı deli gibi sıkılıyordu gazete okumaktan; ama ne olmuş ne bitmiş bir bakmadan gazetelere, rahat etmiyordu içi. On bir gibi ev hanımları henüz okula başlamamış çocuklarını salarlardı dışarıya.
            -Bak üstünü bir kirlet, gebertirim ha!
            Bu tehdit her gün yapılıyor, çocuklar her gün yeniden kirleniyordu. Fakat geberen olmamıştı aralarında. O yüzden tehdidi duyan uzunca bir “hııı” çekiyor, fırlıyordu sokağa. O saatten sonra annelerin camdan bağırmasını kim takardı. Koca(!) meydan onlarındı artık. Yıllar yılı sıkılmamıştı bakkal onların oyunlarını izlemekten. Utanmasa koca adam giriverecek aralarına yakan topmuş, istopmuş oynayıverecekti. Arada da mızıkçılık yapacaktı, çocuk olmanın gereğiydi galiba mızıkçılık. Çocukluktan çıkalı o kadar yıl olmuştu ki mızıkçılık yapmayı unutmuştu. Çocuklara bakarak öğreniyordu yeniden. Büyüklere bunu yapsan hadi adam sen de, derlerdi. Çocukçuluk oynasaydı ya büyükler de. Bol bol mızıkçılık yapma hakları olurdu ne güzel. Mızıkçılık aslında güzel bir şey gibi geliyordu ona çocukları izlerken. Bir çocuk bir şeyden hoşlanmasın hemen itiraz edip “ama sen öyle sandın aslında öyle olmamıştı, bence bu kural değişmeli, peki şöyle bir kural koysak…” diye uzadıkça uzayan tatlı mı tatlı bir şey söylüyor ve hop, kural değişiveriyordu. Büyüklerin dünyasında ise olay tam tersi işliyordu. Ben böyleyim diyorsun; ama kural bu diyorlar ve hop, değişivermişsin.
            Yine saat on bir gibi, sokağa salınan çocukların çığlıkları eşliğinde yani, ev hanımları başlarlardı camdan cama dedikoduya:
            -Kız duydun mu Hasibe’nin oğlan ne yapmış?
            -Ay, duymadım valla ne yapmış?
            -Dur, şu çamaşırları asayım da çaya geleyim sana iki dakika.
            Bazen mahallelinin en kirli sırları bakmışsın mahallenin ortasına dökülüvermiş, öylece duruyor ortalık yerde tüm çıplaklığıyla. Biri beni örtse utanmasam artık diyor ya, nafile.
            Akşama kadar yağı tuzu biten, yolunu kaybeden herkes gelirdi bakkala. Bakkal birkaç tanesiyle muhabbet etmese olmaz. Saatler geçer mi canım öteki türlü? Hem kimsenin de bakkal beni işimden alıkoyuyor dediği yok, herkes memnun halinden e, daha ne?
            Akşamleyin de evler teker teker uyanmaya başlar, parfümlerini sürünürlerdi. Eşleri gelecek diye harıl harıl yemek hazırlayan kadınların emeğiydi bu parfüm… Bakkalın canı sıkılmaya başlardı o vakit. Yine eve gitme vakti yaklaşmış olurdu. Yakardı o da sarı ışığını, havanın soğukluğuna göre içerde ya da dışarıda, beklerdi işten gelenlerin ekmek almasını. Onlar alışverişini tamamlayıp gidince, ki bir tanesi bile gelmese az daha beklerdi trafiğe takılmıştır diye, mavi demir kapısını kapatır dükkanın, o da bakardı işine. Daha doğrusu işsizliğine. Üzgün giderdi evine hep. Yarın yeni bir gün evet; ama bugün bitti ve o kendisiyle baş başa kalacaktı yine.
            Eve gider, kapıyı açardı ve kapı, hoş geldin, derdi ona. Hoş bulduk derdi o da her zamanki gibi. Ne zamandır yağlayacaktı kapıyı; ama hoş geldin diyen biri oluyordu işte evde. Evde bir sürü insandılar onlar. Giriş kapısı, mutfak kapısı banyo kapısı, salon kapısı, oda kapısı… Bazen bakkalla konuşurlar, bakkal camları açık unutunca birbirleriyle kavga ederlerdi. Bu tatlı atışmaları izlerdi bazen o da. Bazen de kafası kaldırmaz susun bakalım, deyip camları kapatırdı. Camları kapatsa bu sefer komşular başlardı konuşmaya onunla. Yan tarafta otururdu Yasinler. Mutlu Ailesi, derdi onlara bakkal. Soyadlarını unutmuştu bile. Her gün aile oturur, muhabbet eder, bol kahkahalı bol cümbüşlü bir gece yaşardı. Bakkal da yaşardı onlarla beraber. İşte, derdi, birbirine tutununca böyle oluyor insan. Aile içi yapılan esprilere bakkal da gülüyordu çoğu zaman. Duvarlar sır saklayamazdı bu mahallede. En dedikoducu onlardı, gülüşmeleri hemen yetiştirdikleri gibi hüzünleri de yetiştiriverirlerdi. Bir gün kahkaha atılmasın o evde, hemen ters bir şey olduğu anlaşılırdı. Hüzünlerin kapı ardında yaşanmaya alışıldığı bu yerde kapının ardındakiler üzüldükçe bakkal kahrolurdu. Onlara nasihatler verirdi içinden. Mutlu Ailesi yatınca, gecenin bir vakti başlardı üst kattaki içmeye, içip içip sağa sola küfretmeye. Küfrettikçe rahatlar, rahatladıkça sakinleşirdi. Tabi arabeskin bu rahatlamadaki payı oldukça büyüktü. Sakinliğin ardından ince bir hüzün çökerdi adama. Bunu onun iç geçirmelerinden anlardı bakkal. Delikanlının sevdiği kızı başkasına vermişlerdi, o da sıkılmış gelmişti buralara. Burada daha da sıkılmaktaydı. Bakkalla epey muhabbeti vardı. Vardı ya, her gece bir yetmişliği kendi başına bitirmese rahatlayamazdı. İçerken kimse olmazdı yanında. O anlattıkça anlatırdı hayaline hayalindekileri, yapmak istediklerini. Sonra da sızar kalırdı rakı masasının başında. Bir diğer yanda mahallenin “asortik” lakabını reva gördüğü eski bir hayat kadını vardı. Ne tuhaftı hayat kadını tamlamasını söylemek bile. Bir insan birinin hayatının kadını olamayınca hayatın kendisinin kadını mı olunuyordu? Hayatın kadını olmak ne demekti peki? Hayat bu kadar mı erkekti? Bu kadar mı yoktu kadınlarımız hayat dediğimiz; harcamaktan da geri durmadığımız hayatın içinde? Kadın da erkek gibi hayat demek değil miydi? O zaman hayat kadını ne demekti? O da ağlardı geceleri. Belki gündüzleri de ağlardı. Onu bilemezdi bakkal. Bilemez dediysem hissedemez değildi tabi. Kadın ağlıyordu hep. Utancından mıydı ağlaması, sevdiği birini mi kaybetmişti, yalnızlığına mı üzülürdü o da? Bakkal onu da teselli eder. Üzülme be kardeşim, derdi arada, üzülme. Hüzün alışkanlık yapıyor çünkü insanda. Bir ağladın mı, gözünün musluklarındaki contalar gevşiyor hep damlıyor oradan bir şey. Sonra uğraş dur. Aşağıda da bir hanım kızımız var üniversiteye giden. Mahalleyle pek ilgisi olmadığına kimsenin hakkında bir şey bilmediği. Ama bakkalın anladığı kadarıyla gece geç saatlere kadar ders çalışan, arada arkadaşlarıyla bağrışan, arada bakkala gelip neredeyse tüm günlük harçlığını kahveye yatıran, mutluluktan çok başarmaya odaklanmış… Başarı da önemli tabi, ama mutluluk her şeyden önce gelmeli galiba. Belki başarı mutluluğu getirecek. Peki, bir gün bu işi yapamadığında seni ne mutlu edecek? Evladım dikkat et kendine… Gece yarılarına kadar sağa sola dağıttıktan sonra nasihatlerini, uykusu gelirdi nihayet bakkalın. Uyurdu, yarın yeni bir güne uyanacağını bilmenin, insanlarla gerçekten konuşacak olmanın verdiği heyecanla. Yarın yeni bir gündü. Belki de yeni umutların da olduğu içinde.

Kekik Çıkmazındaydı bu bakkal, bu anlattıklarım. Hani şu İstanbul’daki. Bina bina üstüne olduğunu bilmesen, binadan manzara göremesen İstanbul olduğunu anlayamazsın. Meşhur desem bir Bebek değil tabii; ama burada da insanlar yaşar. Buna da yaşam denir. Denir; çünkü sanılanın aksine asıl yaşam bir mücadele olarak başlar, bir mücadele olarak devam eder. Kekik Çıkmazındaki mücadele de her gün yeniden başlardı.

31 Mayıs 2015 Pazar

Başucu Yapıl-ması Gereken Kitap


            “Şu gerçek ki bugün olduğum gibi olmak istemiyorum. Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç daha çok manalı bir hayat. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün… Fakat içimde öyle bir şeytan var ki… Bana her zaman istediğimden büsbütün farklı şeyler yaptırıyor.”
            Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanı, Ömer’in içindeki şeytandan bahseder, onun hayatıyla ne yapacağını bilememesini, kararsızlığını dışa vuruşunu bu kararsızlığın ilişkisini etkileyişini anlatır. Sonu mutlu biten hikâyelerden değildir; çünkü bizi, içimizdeki şeytanı tanımaya davet eder, bunu yaparken de şeytanın bizi götürebileceği yolları gösterir. Bunu da o kadar tabii yollardan yapmıştır ki romandaki karakterlerde kendimizden bir parça mutlaka buluruz.
            Dönemin ahlak anlayışını Ömer’in aşkı Macide’nin başından geçenlerle anlatan kitap bu konudaki iç çürümüşlüğünü yüzümüze vurmaktan kendini alamaz. Ayrıca sözde aydınlara ağır eleştiriler içerir. Ömer’in çevresi bu insanlarla doludur ve Macide bu sözde aydınların karmaşık ama boş konuştuklarını, onların yanındayken bir şey öğrenmediğini itiraf edecektir.

            Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan bu kitabı her okuduğunuzda farklı bir cümlenin sizi çekmesi, düşündürmesi de ayrı bir güzelliği. İyi okumalar.

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Mışık*


            Bu mahalleyi görür görmez tanıdım. Evet, evet eski evimin oraları buralar. İşte köşeyi döndük, apartman göründü. Yoksa yeni taşınacağımız yer orası mı? Olabilir mi bu? Nermin o kapıya yöneldiğinde kalbim ağzımdan çıkıp gidiverecekmiş gibi hissedip ağzımı kapadım. Fakat titremelerim beni ele veriyordu. Nermin bana baktı ve gülümsedi. Bir şey demeden yoluna devam etti. Yoksa daha önce burada oturduğumu biliyor mu? Yok canım, nereden bilecek? Gençliğimde sayılır o. Merdivenleri çıkıyoruz, ikinci kat ve… Burada durduk. Üçüncü dairenin kapısını açmak için. Kim bilir kaç yıl önce durduğum dairenin kapısında. Buraya dönmek varmış kaderimde. Eğer bizim küçük haspa ayrılmasaydı patronundan, daha uygun bir yer bulmak zorunda kalmayacak, buraya uğramayacaktık bile. Adam evliydi ayol! Bizim kız, beni salak sanıyor olabilir. Hatta bu durumu benden gizlemeye gerek görmediğinden anlıyorum ki, büsbütün düşünüyor bunu. Adamla orada burada buluşmalar, normalden kısa süren ev ziyaretleri, ay karını nasıl ektin diye başlayan cümleler… Tüüü, utanmaz! Bana söylemedi; ama adam sırf karısı fark etti diye işten de sepetlemiş bunu metreslikten de. Oh olsun sana Nermin! Milletin evli adamına kuyruk sallarsan böyle olur. Üzül dur şimdi. Ben de sen üzülürken evi tekrardan bir gezeyim bakalım, eski anılarım gibi evin eski izleri de duruyor mu yerinde. Çocuk odasında oğlumun boyunu ölçtüğüm çizgiler boyanmış, mutfak dolapları ise benim tahta dolaplarım değil, yeni nesil gibi ruhsuz, saçma sapan dolaplardan. Offf! Ben dayanamayacağım galiba, zaten Nermin peşimden dolanıp duruyor. Gelip geçene bakmak en iyisi...
            İnsan pencere kenarında zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor. Şimdiki nesil için, Nermin için pencere kenarının yerini televizyon aldı mesela. Boş boş bakıyor televizyona. Hâlbuki ben öyle miyim? Pencereden bakıyorum; ama neden bakıyorum bi’ sor. Komşuları tanıyorum, alışkanlıklarını öğreniyorum. Hem ev alma komşu al, dememişler mi? Ah, aptal bu kız aptaaal! Oturur televizyon başına, ağzından salyalar aka aka izler saatlerce. İşte çalışıyorken bile böyleydi. Hiç çevresiyle ilgilenmez, işe gider, işten gelir, adama gider ya da adam gelir, bir de televizyon izler. Kaç kere dedim, bak yapma kızım etme kızım hem yuva yıkıyorsun hem kendine yazık ediyorsun yirmi dört yaşındasın daha ve patronun olacak herif hem kel, hem fodul kem de yaşlı. Hiç kulak asmadı bana. Sevgiyle bakardı ben bunları söyleyince. Sonra kıza hakaret edince suçlu benim öyle mi? Oldu canım. Ben eski ben olacaktım ki tutardım kızı kulağından eve kapatırdım, adamı kapı dışarı ediverirdim. Zaman insanı değiştiriyor. Bu meret bizim eski komşulara da dokunmuş sanki. Hiçbirini göremedim camdan bakarken. Birinci katta bizim çaprazımızda oturan bir hanım var şimdi. Kedileri besliyor onlarla konuşuyor. Acaba kedileri anlayarak mı konuşuyor? Aman ne bileyim, kedicem çok zayıf! Nermin benimle hep öylesine konuşur, hep öylesine dinler. Sonra da gülümser. Bazen keşke şu kıza iki tokat atabilseydim diyorum. Takatim yok ki. Geçmiş artık benden öyle şeyler…
Yine öyle bakınırken alt kattaki kıpırdamalara ilişti gözüm. Orada oturan bir bey var iyi sıhhatte olsunlar uğramış gibi adamcağıza biraz. Teleskopuyla gökyüzünü izliyor şimdi. Ya da başka apartmanları gözetliyor olmasın bu sapık? Aman, aman düşman başına! Notlar falan alıyor yahu gökyüzücü herhalde. Neyse buradayız bir yere gittiğimiz yok, öğreniriz zamanla. İki tane filinta gibi oğlan girdi bir de içeri. Birini çıkarken görmüştüm, öbürünün burada oturup oturmadığını bilmiyorum. İkisi de burada oturuyorsa bizim kız şanslı. Tabi gözünü açar da azıcık uyanık olursa. Peh, ne gezeer! Göbekli keltoşa üzüldü durdu tüm gün. Eşyaları yerleştirirken hep ağladı. Aslında müstahak sana kızım. Adam yuvasını yıkar da sana mı gelir zannediyordun? Hahaaayt! Çok beklersin, ağla dur artık. Kapı çalıyor kapı. Bak bakalım kimmiş? Aaa, karşı komşu! Böyle insanlar var hala demek ki. Kurabiye getirmiş. Ben yiyemesem de bunu düşünmesi yeter kadıncağızın, şekeri tansiyonu tut tutabilirsen. İçeri davet etseydin ya kadını? Bu kız ne zaman akıllanacak yarabbi? Off, sinirden mideme ağrı girdi vallahi mide kanserinden gideceğim öte tarafa bu sefer. Bu günlük bu kadar heyecan bana yeter sanırım. Erken de olsa yatma vakti.
            Ailemi gördüm rüyamda. Hepsi bu ev yüzünden olacak. Benim herifciğim, oğlancığım yine birlikteydik. Rüyam da onlarla olan herhangi bir günüm gibi geçti. Olağandışı bir şey yoktu. Yine de mutlu uyandım. Neredeler acaba şimdi, ne yapıyorlar, diye bile düşündüm. Sonra öğrenmek istemedim. Ya bensiz mutlularsa? Buralardan gitmemin sebebi de bensiz mutlu olduklarını öğrenmem değil miydi zaten? Ah, üç numara, yine yaptın numaranı! Keşke evi ben seçebilseydim. Bu şehirden başka bir şehre taşınsaydık. Yoksa bizim kız eski patronuna yakın olmak için mi bu şehirden ayrılmadı? Bak bak kızdaki hesaplara bak sen. Bakayım bi’ ne yapıyor. Bu salonun hali ne böyle? Dün taşındık, temizledik, bugün yine her yer her yerde. Gerçi ben mi temizledim. Oturdum baktım. Temizlesin, genç daha. İçki de içmiş, öff! Yerde bira şişeleri var. Alkolik olmasın bir de bu kız başıma? Vallahi olur olur. Hiç belli olmaz şu ara. Ay, ne yapacak fosur fosur uyuyor ayyaş. Kalk kızım kalk, haydi iş ara bir şeyler yap, bak saat kaç oldu. Uyandı, anlamsız anlamsız baktı, yattı geri cibiliyetsiz. Hey allahım! Uyu madem ne yapayım. Ben de biraz gezintiye çıkarım.
            Apartmandakileri tanıdıkça yeni bir yere gelmişim gibi hissetmeye başladım. Benim önceden buralarda olduğumu hatırlatacak kimse de yok. Alışıyorum yavaş yavaş. Evim de zaten benim hatırladığım, evim dediğim yer değil. Her şey değişmiş. Duvardaki izlerden kapı, pencere, dolaplara kadar her şey farklı. Yeni yaşantım için yeni duvarlar, aman ne güzel. Bunu bulamayanlar var da insan şikâyet etmekten kendini alamıyor. Şu gökyüzücü adam değil mi? Ne yapıyor o, beni mi çağırıyor? Deli mi ne? Ne diye çağırıyor ki? Yoksa adam cidden sapık mı? Ay nerelere düştük biz böyle, üstüme iyilik sağlık! İki bahçeye çıkayım eşe dosta selam edeyim dedim, neler geldi başıma. Nermin uzak dursa bari şundan. İmdaat, yetişin komşular! Canımı zor kurtardım yahu, pis herif. Beni koşturtuyor bu yaşımda. Bezdim canımdan! Nermiiiin, a Nermin aç kızım kapıyı. Bu ne surat be böyle? Bet suratlı kadın. İş aramaya başlasana kızım sen, hadi kızım sen. Yok, bugün onun deyimiyle modunda değil, dokunmamak lazım. Bir yandan da gelecek ayı düşünmek lazım. Herhalde yaşama kısmı ona, düşünme kısmı bana ait. Ben halimden memnunum, biri daha olsa eyleme geçse hani. Olmayacak başka türlü. Şimdiki neslin de modunun olduğu gün yok gibi. Onu yapamam canım istemiyor, bunu yapamam moralim mozuk. E doğmayaydın gidinin evladı. Bizim zamanımızda canın istemezse terlik denen kuş uçar tam da başına konardı. Gıkını da çıkaramazdın. Sıkıysa çıkar. Öteki kuş da eşini özler, hemen arkasından başına tüneyiverirdi. Gerçi her şey henüz çok taze Nermin’e göre. Belki de biraz zaman lazımdır örtülmesi için tüm ayıpların, bilmiyorum. Umarım o zaman çok uzamaz, bazen gıcık olsam da bu kadar üzülmesine içim elvermiyor.
            Nermin’in ihtiyacı olan zaman geçedursun bu arada on iki numaradaki Selim Beyle, benim apartman gezintilerim vasıtasıyla muhabbeti ilerlettik. Onun da meğerse gönünde biri yatarmış. Gerçi mezarlık bekçisi gibi suratsız adam, kadın yatmasın mezardaki gibi de ne yapsın gönlünde. Anlattı da anlattı içim karardı sus da diyemedim, ayıptır diye. Bizimkiyle iyi anlaşırlardı, otururlardı suratsız suratsız. İyi çocuktu ama şimdi. Allah’ı var. Filintalardan biri elendi. Karşı komşunun çocuğu da pek düzgün bir çocuğa benziyor; bu sefer de bizimkisi yamuk. Yani ben gelin olarak bağrıma basar mıydım bilemedim. Giyiniyor açık saçık yaz kış dinlemeden. O değil de üşütürsün hasta olursun yatar kalırsın bi’ çorba yapanın olmaz. Bizimkinin de yok çorba yapanı. Ben yapamam çorba morba! Evliyken çok çalıştım, keyfime bakmak istiyorum artık. Sayesinde bakıyorum da. Ekmek elden su gölden yaşayıp gidiyorum, o da bu ara öyle yaşıyor gerçi. Hala bir iş bulamadı, bu gidişle sokaklara mı düşeceğiz bilmem. Şu depresyon mudur nedir bir an önce çıksa bari ondan…
            Nermiiin! Evladım kıs şu müziğin sesini çocuğum. Komşular rahatsız olacak bak. Sana çemkiren komşu olursa alkış tutarım, kovulursak hiiiç karışmam öylece bakarım. Beni kovacak halleri yok, yaşlı başlı kadın halimle. Ay, migrenim tuttu! Allah müstahakını versin senin çocuk. Ben kapatayım bari ne bu ses. Aaa! Salon derli toplu hayret! İçki şişesi de yok meydanda. Bizim cibiliyetsiz yine ne yapıyor ki? Yemek mi yapıyor? Zaten yaşım çok azmış gibi bir yaşıma daha girdim. Güzel yapıyor mu bakayım, beceremez şimdi bu. Yiyemem ben çok yağlı tuzlu falan. Kızım o nasıl soğan doğrama öyle ben daha küçüğüm o doğranmış zannettiğin soğandan. Bütün bütün ataydın vitamini de ölmez sana da zahmet olmaz, beceriksiz anacım bu kız öğretememişim bir şey ben buna. Hiç de gelip fikir sormaz ki. Hep burnunun dikine gider inatçı keçi. Yap bakalım, hep ziyan edeceksin nimeti. İş de bulamadın, ne kadar devam eder kızım bu böyle? Yine gülümse, hah, başka da bir şey yapma. Gülümsemek doyurur karnını zira. Keyfin de hafif yerine oturmuş oynak oynak karıştırıyorsun yemeği de. Zamanla her şey düzelir demedim mi ben? Dinleseydin beni, kova kova gözyaşı dökmeyecektin. Neyse canım yine iyi toparladın kendini. Sana bir kısmet bulma işine hız vermek lazım.
            Bugünlerde bizim Nermin gitti yerine başka bir Nermin geldi. İyi mi oldu, kötü mü oldu hiçbir fikrim yok. Şu ara bayağı mutlu gibi bizim ufaklık. Şarkılar, türküler, tepinmeler, benle dans etmeye çalışmalar gırla gidiyor bakalım. Hâlâ bir iş bulamadı. Hay bu kızın dengesizlikleri. Bu neşe niye acaba? Sonunda üzüntüden kafayı yemiş olmasın? Ay ben bu kız kafayı yerse ne yaparım, nerelere giderim? Kızı evden defeder, otururum evde bir başıma, ne yaparsa yapsın haspacık. Benim de düşündüğüm şeye bak. Kız delirmesin de. Bazen o kadar sinirleniyorum ki ne dediğimi sapıtıyorum. Şu neşeye bak gıcık olunmayacak gibi mi allahını seversen? İş bulamaz köçek gibi oynar. Tövbe tövbeee…
            Kapı çaldı. Yoksa bizimle tanışmak isteyen bir komşu daha mı? Yaşasın! Bu kız o komşuyu da kovar gibi yapmazsa iyi. Gerçi pişmiş kelle gibi gitti kapıya ya du’ bakalım, çıkar kokusu. Kim ayol bu? Hımmm. Yaşlı değil, kel değil göbekli de değil. Bu sefer turnayı gözünden vurmuşsun kız. Gerçi senin tipin değil gibi ya haydi hayırlısı. Amanın o ne evladım öyle? Ayrıl kızdan, hooop sen görürsün şimdi…
            Ay, Bu kız beni çat diye çatlatacak ortadan! Onları ayırmaya çalıştım suçlu ben oldum yine. Bi’ de odaya kapatıyor koskoca kadını. Bizim zamanımızda böyle miydi canım. Evlenmeden önce adamın suratını zor görürdün. Şimdikiler bırak suratını görmeyi daha neler neler görüyorlar, çıkan seslere bakılırsa. Şu kapıyı hallettik mi dur sen. Bekle beni sapık geliyorum o suratını yoluvereyim de gör. Nermin de aman maaşallah! Bu ne bol gönüllülük böyle… Herkese mavi boncuk veriyor. Sadece boncuk verse yine iyi... Ay, açtıracak şimdi benim bayramlık ağzımı. Sinirden öte tarafa gideceğim haberin yok Nermin, ölüyorum kızım sayende. Kına yakarsın hayırsız kadın. Dinliyor mu beni bak. Nermiiiiin!
            Odadan çıktım, Nermin’e dersini verdim. Oh olsun! Sen beni kapatır mısın oraya buraya. Ben de yoluveririm seni. İyice pataklayacak gücüm de olaydı keşke. Aman bu kadarı da yeter. Hıncımı aldım azıcık. Kızım evladım, bak aklını başına devşir. Bu çocuk bir anda nereden çıktı böyle. Hadi çıktı diyelim daha öbürü seni dehleyeli anca iki ay oldu. Bunu yeni bulduğun açık. Yeni tanıştığın insanla bu kadar yakın olunmaz. Adam bir şeylerin peşinde belli ki. Yine oynaklığının ve saflığının kurbanı olacaksın. Ben boş ver değmezdi, diyeceğim sen dinlemeyeceksin. Bu sefer bari dinle beni evladım. Dehle gitsin ayol! Gencecik kızsın başka bulamıyor musun? İlla sorunlu olanları cımbızla çekip onlarla ilişki yaşama peşindesin. Çok mu kötü davrandılar sana çocuğum küçükken? Bak yine o salak gülümseme. Yine bir şey değiştiremedim yani. Gülümsemenin anlamı bu sanırım. Ah be yavrucum…
            Yine kapı… Kesin yine o çocuktur. Okan’mış adı. Çok lazımmış gibi. Şarap da almış ah canım. Bizim salak yutar bu numaraları da ben yutmam Okan Efendiiiiii… Ayağını denk al vallahi yolarım yine. Tipin düzgün diye herkes sana kanacak mı sandın? Yok canım. Şarabı da doldurdu. Gömleği de beyazmış vah vaaah. Ben de bir kadeh alayım bari. Ay, elim kaydı! Haha! İşte böyle kalırsın. Neyse ben çok sinirlendirmeden gideyim Nermin yine ters ters bakmaya başladı. Ay, şaşı mı bu kız nedir sinirlenince bir tuhaf oluyor gözleri. Benim Nurettin’in gözlerine de pek benzettim bak şimdi. O da kızınca böyle şaşı şaşı bakardı. Bana mı oğlana mı baktığını bilemez saf saf dururdum ben de ne yapayım. Neyse kaçayım ben sinirli çiftten, biraz uyuyayım. Bu kadar heyecan yeter bana bu günlük. Yaşlı kadınım ayol, dinleneyim!
            Bu ses ne yahu? Biri mi ağlıyor nedir? Nermin? Kapı da çaldı yine. Maaşallah yolgeçen hanı gibi oldu ev, tek geçen Okan olacak zibidi. Neyse. Kızııım kapıya bak bakalım kim gelmiş? Ne diye ağlıyordun yine? Okan mı koydu seni bu hale? Okansa yoluvereyim onu bir güz… Nurettin? Allahım onun burada ne işi var? Yoksa yeni sevgilisi falan mı bu kızın. Eğer öyleyse yemin ediyorum cesedimi çiğnemen lazım. Ama beni görmesin bu halde.
            Baba? Neden geldin... Sürekli unuttuğun, ilgilenmediğin kızını neden hatırladın, paraya mı sıkıştın, ne var? Yoksa yine pişman mısın benimle ilgilenmediğin için? Çok sağol babacım ben bu masalları çocukken tükettim… Senin nerede olduğunu sorardım hep anneme. O da işi var derdi. Tabi insan büyüyünce artık bunlara karnı doymuş oluyor. Beni nereden buldun bilmek dahi istemiyorum… Tek kelime etme. Defol evimden!
            Baba mı? Ulan Nurettin kırkından sonra azanı teneşir paklar derler sen bi de çocuk mu yaptın? Sana verdiğim aslanlar gibi oğlum yetmedi mi, yoksa o kadının çocuğu mu bu? Ama çok da yıllar geçmemiş gibi. Sen hâlâ bıraktığım sen gibisin. Belki de bana öyle geliyor seni çok sevmiş olduğumdan. Daha fazla kelleşen kafanı, artan kırışıklıklarını, bir kadının olmadığını belli eden sökük ceketini görmek istememiş olabilirim sana bakarken. O kadar tuhaf bir şey ki bu, Nermin’in sevgilisi olmadığına sevinsem mi, üzülsem mi bilmiyorum. Bütün duygularım gitti ve beni tek başıma bıraktılar. Offf, Nermiiin! Şu müziğin sesini kıs kızım zaten başım çatlıyor bir de seninle uğraşmayayım şimdi, Nermiiiin! Banyoda mısın kızım ne bağırınıyorsun kendi kendine?
            Allah kahretsin senin gibi babayı ulan! Baba mı? Komik gerçekten. Sen kimsin allahın belası? Ne diye geldin bunca sene sonra, neden hatırlattın bana mutlu olmadığımı? Bir ağabeyim olduğunu mu söylemeye geldin yoksa? Çok sağ ol, ben öğrendim uzun zaman önce ağabeyimi. Annemin aynı ilkokulda olduğumuzu söyleyip ben bir şey söylerim diye göstermediği, benim de bu yüzden kimseye yaklaşamadığım ağabeyimi. Bu yüzden mutlu bir çocuk olamadım hiçbir zaman. Arkadaşlarım oyun oynarken ben uzaktan bakardım hep. Kızlarla evcilik bile oynamak istemezdim, ailenin ne olduğunu bilmediğim, çok oynarsam gerçek hayata dönmek istemeyeceğim için. Büyüyünce de değişmedi mutsuzluğum. Acaba ağabeyim mi diye düşünmekten hep benden biraz küçüklerle ya da çok büyüklerle ilişki kurdum. En azından babam olacak herifin suratını biliyordum fotoğraflardan. Hayatımı mahvettiniz daha ne istiyorsunuz benden?
            Kızıım, Nermin. İstersen ben sana gösteririm ağabeyini, oğlumu. Ah Nurettin, yaktın parçaladın herkesi şerefsiz herif! Ben de bir şey yaşadım sanırdım. Sakin ol kızım, bırak elindeki bıçağı yavrum.
            Canımı mı istiyorsunuz be? Bırakacaksanız peşimi alın sizin olsun!
            Nermin, koşturma beni evladım, yapma, duuur!
            Minnoş! Nereden çıktın sen? Niye elimi ısırıyorsun? Bırak kızım, bırak!
            Bırak kızımmış. Anan yaşındayım ben senin haspa! Önce sen bırak!
            Ay, delirdi hayvan, kızıııım. Sakin ol!
            Koca kadına? Bana? Hayvan? Bırak be bıçağı, eeeh!
            Minnoş yeminle korkulur senden. Tamam, bıraktım, sakin ol.
            Almaya çalışırsan yersin suratına cırmığı haaaa! Höyt! Bir daha böyle bir şeye kalkış yemin ediyorum çizerim suratını! Sakın bir daha böyle şeylere kalkışma evladım sen e mi? Ben onca yıl aynı yastığa baş koyduğum adamın beni aldattığını öğrendiğimde yaptım bu hatayı. Başarılı da oldum. Tekrar yaşamaya başladığımda elinden bir iş gelmeyen, kimsenin anlayamadığı bir kediydim. Benim de cezam buydu. Gerçi yaşarken de elimden pek bir şey gelmiyordu, belki gelse de yapmıyordum, o yüzden cezam buydu. Buymuş. Olsun. En azından bir kere anladın beni haa! Aferin. Gül bakalım, haaah şöyle.
            Minnoş yaaa, hey allahım!     

*Kırgızca’da kedi

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Tapıl-ması Gereken Kitap-lar


            H. G. Wells’in Duvardaki Kapı kitabı beni ilk kapak tasarımıyla çekti. Farklı bir dünya vaat ettiğini söyleyen mütevazı bir tasarımı var. Bu kitap, Jorge Luis Borges’in derlediği Babil Kitaplığı’nın yalnızca bir kitabı. Dost Kitabevi Yayınları’ndan çıkan 30 kitaplık seriden toparlayabildiklerim beni farklı yazarların dünyalarıyla tanıştırmakla kalmadı, Borges’i tanıma onun okur kimliğine yaklaşma olanağı da verdi. 30 kitabın hepsini alıp okuma isteği de oluşmadı değil doğrusu; fakat şimdilik, o kadar sahaf ve kitapçı gezmeme rağmen dört kitabına ulaşabildim. Beni bu dünyaya çeken ilk kitabın ilk öyküsünü sizinle de paylaşmak istedim. Keyifli okumalar.



Duvardaki Kapı
                                                                                                                                 H.G. Wells
1
            Üç ay kadar önce, baş başa olduğumuz bir gece, Lionel Wallace bana Duvardaki Kapı’nın hikâyesini anlattı. O zaman, en azından onun açısından, bunun gerçek bir hikâye olduğunu düşündüm. Hikâyeyi anlatırken öylesine ikna ediciydi ki, ona inanmaktan başka bir şey gelmezdi elimden. Fakat ertesi sabah, kendi evimde, farklı bir ruh hali içinde uyandım; yatağımda yatarken, bana anlattıklarını berrak bir kafayla, onun samimi, kısık sesinin büyüleyiciliğinden, masa lambasının loş ışığından, bizi saran büyülü atmosferden, güzel, zarif eşyadan, yemekte kullanılan, o an için günlük gerçeklerden uzak parıltılı küçük bir dünya yaratan peçeteler ve masa örtüsünden, tatlı ve bardaklardan bağımsız olarak hatırladığımda, hayli inanılmaz buldum doğrusu. “Uyduruyordu!” dedim kendi kendime: “Ne kadar da iyi becerdi!... Başkaları neyse de, ondan böyle bir şey beklemezdim.”
            Daha sonra yatağımda oturmuş sabah çayımı yudumlarken, Wallace’ın inanılmaz hatıralarının, başka türlü anlatılması mümkün olmayan yaşantıları bir biçimde ortaya koyduğunu, ilettiğini, aktardığını –hangi sözcüğü kullanacağımı bilemiyorum- düşünerek, bunlardaki şaşırtıcı gerçeklik payına bir açıklama getirmeye çalışırken buldum kendimi.
            Artık bu açıklamaya sığınmıyorum. Kafamı kurcalayan şüphelerden kurtuldum. O anda olduğu gibi şimdi de, Wallace’ın, sırrını bana mümkün olan en yalın gerçekliği içinde anlatmak için elinden geleni yaptığına inanıyorum. Ancak, bir rüya mı gördü, yoksa gördüğünü mü sandı, paha biçilmez bir ayrıcalığa mı sahipti, yoksa bu garip rüyanın kurbanı mıydı, bunu bildiğimi söyleyemem. Ölümüyle ilgili, şüphelerimi tamamen gideren gerçekler dahi buna ışık tutmuyor.
            Bu kadarına okur kendisi karar vermeli.
            Hangi yorum ya da eleştirimin bu kadar ketum bir adamın bana güvenip sırrını açmasına vesile olduğunu şimdi hatırlamıyorum. Sanırım, büyük bir halk hareketinde beni hayal kırıklığına uğratan tutumu konusunda onu gevşeklik ve güvenilmezlikle suçladığım için kendini savunuyordu. Ama aniden ileri atılıp, benim, dedi… Zihnimi meşgul eden bir konu var.
            Biliyorum, diye devam etti biraz duraksadıktan sonra. İhmalkâr davrandım. Mesele şu… Cinler, hayaletler falan değil… Bu sana tuhaf gelebilir Redmond… Fakat… Bana bir şey görünüyor. Her şeyi önemsiz kılan, içimi özlemle dolduran bir şey görünüyor bana…
            Etkileyici, ciddi veya güzel şeylerden bahsederken sık sık bürünüverdiğimiz o İngiliz utangaçlığıyla duraksadı. Saint Athelstan’den beri beni tanırsın, dedi. O an bu bana çok ilgisiz göründü. Evet, yine duraksadı. Önce epey tereddütle; fakat sonraları daha akıcı biçimde, yüreğini özlemle dolduran, dünyevi zevk ve hırsları onun için sıkıcı, kasvetli ve anlamsız kılan gizi, ona görünen o güzelliğin ve mutluluğun anısını anlatmaya başladı.
            Şimdi meseleyi bilen biri olarak düşünüyorum da, anlattıkları yüzünden okunuyordu sanki. Bu dalgın bakışını yakalayan ve yoğunlaştıran bir fotoğrafı vardı elimde. Bir zamanlar bir kadının –onu çok sevmiş olan bir kadının- onun hakkında söylediği bir şeyi hatırlatıyor bana. Aniden, demişti, ilgisini yitiriyor. Sizi Unutuveriyor. Hemen burnunun dibinde olduğunuz halde, sizi hiç umursamıyor.
            Aslında her zaman ilgisiz değildi Wallace, bir şeye dikkatini verdiğinde çok başarılı olmayı becerebiliyordu. Kariyeri gerçekten de başarılarla doluydu. Beni uzun süre önce geride bıraktı, yanımdan geçti gitti ve bu dünyada benim bırakamadığım bir iz bıraktı, her neyse. Kırk yaşına basmasına bir yıl kalmıştı. Yaşasaydı hâlâ çalışıyor olacağı ve muhtemelen yeni Bakanlar Kurulu’nda yer alacağı söyleniyor. Okulda beni geçerdi hep, bunun için çaba da sarf etmezdi –sanki başarılı olmak için doğmuştu. Batı Kensington’daki Saint Athelstan Koleji’nde hemen hemen tüm okul hayatımız boyunca beraberdik. Okula başladığında eşit durumdaydık; fakat aldığı burslar ve harika performansı sayesinde benden çok daha iyi bir dereceyle mezun oldu. Gerçi ben de ortalama bir başarı sergilemiştim ya. “Duvardaki Kapı”yı ilk kez okuldayken duymuştum; ikinci kez de ölümünden bir ay önce duyacaktım.
            En azından onun için Duvardaki Kapı, içinden geçildiğinde ölümsüz gerçeklere giden yolu gösteren, gerçek bir kapıydı. Bundan kesinlikle eminim. Bu kapı hayli erken dönemde, beş altı yaşlarında küçük bir çocukken girmişti hayatına. Büyük bir ciddiyetle oturmuş bana itiraflarda bulunurken, kapıyı ilk gördüğü tarihi düşünüp hesap edişini hatırlıyorum. İçeride, dedi, şarap renginde bir frenkasması vardı, beyaz bir duvara sarılmış, açık kehribar rengi gün ışığında parlayan bir frenkasması. Şimdi nasıl olduğunu çok net hatırlayamasam da, nedense bu izlenim kalmış aklımda. Yeşil kapının önündeki temiz yolun üzerinde de atkestanesi yaprakları vardı. Sarı ve yeşil lekeliydi yapraklar, kahverengi ve kirli değildiler, öyleyse daha yeni dökülmüş olmalıydılar. O halde ekim ayıydı, diye düşünüyorum. Her yıl bu atkestanesi yapraklarına dikkat ederim de, oradan biliyorum.
            “Yanılmıyorsam, yaklaşık beş yıl dört aylıktım.” Söylediğine göre, hayli erken gelişmiş bir çocukmuş, konuşmaya çok erken yaşta başlamış, o kadar aklı başında ve “olgun” imiş ki, pek çok çocuğun yedi sekiz yaşlarında zar zor yapabildiği çoğu şeyi yapmasına izin veriliyormuş. İki yaşındayken annesi ölmüş, dolayısıyla bir mürebbiye tarafından nispeten katı, otoriter bir terbiyeyle yetiştirilmiş. Babası ona çok az ilgi gösteren ve ondan çok fazla şey bekleyen, hep meşgul, sert bir avukatmış. Parlak zekâsına rağmen, yaşamı hayli sıkıcı ve renksiz buluyormuş sanırım. Ve bir gün çekip gitmiş.
            Hangi ihmalkârlığın evden tek başına çıkıp gitmesine izin verdiğini hatırlayamıyordu, Batı Kensington yollarında izlediği rotayı da. Tüm bunlar hafızanın kaçınılmaz bataklığında yitip gitmiş; fakat beyaz duvar ve yeşil kapı daha dün gibi gözlerinin önündeydi.
            Bu çocukluk anısını hatırlayabildiği kadarıyla, kapıyı görür görmez tuhaf bir çekim hissetmiş, gidip kapıyı açmak ve içeri girmek için dayanılmaz bir arzu duymuş. Aynı zamanda bu çekiciliğe kapılmanın akılsızca ya da yanlış, hangisi olduğunu söyleyemiyordu, olacağından da eminmiş. Şayet hafızası ona garip bir oyun oynamıyorsa, en başından beri kapının kilitli olmadığını ve dilediği takdirde babasının ona çok kızacağını biliyormuş.
            Wallace tereddüt içinde geçirdiği bu anı bana son derece ayrıntılı bir biçimde betimledi. Kapının önünden geçip gitmiş, sonra elleri cebinde, çocukça bir ıslık çalma gayretiyle duvarın sonuna kadar yürümüş. Burada döküntü ve pis birkaç dükkân, özellikle de, toz içindeki toprak borular, kurşun levhalar, musluk tıpaları, duvar kâğıdı desen katalogları ve emaye kutuların dağınık bir biçimde durduğu bir tesisat ve dekorasyon dükkânı olduğunu hatırlıyor. Bu nesneleri inceliyormuş gibi yaparken, yeşil kapıya gitmek için yanıp tutuşuyormuş.
            Sonra içinde bir duygu patlaması olmuş. Yine tereddüde kapılarak vazgeçmemek için koşarak kapıya gitmiş, yeşil kapıyı eliyle itip içeri girince kapı ardından çarparak kapanmış. Böylece, bir anda, yaşamı boyunca peşini bırakmayan bahçeye adım atmış.
            Girdiği bu bahçeyi bana etraflıca anlatabilmek Wallace için çok zordu. Bahçede, insanın içini neşeyle, hafiflik, iyilik ve ferahlıkla dolduran bir hava, görünümünde, tüm renkleri berrak ve mükemmel ve parlak gösteren bir şeyler varmış. İnsan içeriye girer girmez mutluluktan uçuyormuş – bu dünyada ancak genç ve neşeliyken yakalanabilecek o çok nadir anlar gibi. Orada her şey çok güzelmiş…
            Wallace sözlerine devam etmeden önce bir süre dalıp gitti. Biliyor musun, dedi, sesi inanılmaz şeyler karşısında duraksayan, kuşkulu bir insanınki gibi inip çıkarak. Orada iki büyük panter vardı… Evet, benekli panterler. Ama ben korkmadım. İki yanında mermer çiçeklikler sıralanan uzun, geniş bir yol uzanıyordu önümde ve bu iki kadifemsi koca hayvan orada bir topla oynuyorlardı. Birisi başını kaldırıp bana doğru geldi, biraz meraklı görünüyordu. Tam önümde durdu ve ona uzattığım minik elime yumuşak, yuvarlak kulağını sürtüp mırladı. Burası büyülü bir bahçeydi. Biliyorum. Büyüklüğü ise… Ah! Alabildiğince uzanıyordu. Sanırım, uzaklarda dağlar da vardı. Batı Kensington nereye gitmişti, Tanrı bilir. Garip ama kendimi evime gelmiş gibi hissettim. Biliyor musun, kapı arkamdan kapanır kapanmaz, tüccarların yük arabalarının ve yaylılarının geçtiği, dökülmüş kestane yapraklarıyla bezeli caddeyi unuttum, evdeki disiplin ve itaatkârlığın kasvetini unuttum. Bir anda mutluluktan şaşkın küçük bir çocuk oluvermiştim, başka bir dünyada. Havası mutluluk yayan, daha sıcak, daha tesirli, daha tatlı ışığıyla ve masmavi gökyüzünde güneşin dokunduğu bulut kümeleriyle farklı nitelikte bir dünyaydı bu. İki yanında yabani otlardan arındırılmış, güzel çiçeklerle dolu tarhların sıralandığı ve bu iki büyük panterin dolaştığı geniş, uzun yol, davetkâr bir biçimde önümde uzanıyordu. Küçük ellerimi panterlerin yumuşak postlarının arasında korkusuzca gezdirdim, kulaklarını ve kulaklarının arkasındaki duyarlı bölgeleri okşadım, onlarla oynadım, bana “evine hoş geldin” der gibiydiler. Gerçekten de evime gelmiş gibi hissediyordum kendimi ve aniden uzun boylu açık tenli bir kız görünüp de beni karşıladığında ve gülümseyerek yanıma geldiğinde ve “Eee?” dediğinde ve beni kucaklayarak kaldırıp öptüğünde ve tekrar yere indirip elimden tuttuğunda ve benimle yürüdüğünde, şaşkın değildim, doğru olanı buymuş nedense hep gözden kaçmış mutluluklar bana hatırlatılıyormuş gibi sevinçliydim. Hezaren başakları arasından geniş kırmızı basamakların göründüğünü hatırlıyorum; bu basamakları çıkıp iki yanında çok yaşlı ve koyu renkli ağaçların sıralandığı geniş bir yola geldik. Yol boyunca, toprağı yarıp çıkan kızılağaç köklerinin arasında, mermer koltuk ve heykeller, evcil ve dost beyaz güvercinler vardı. Bu güzel yolda kız arkadaşım bana eşlik ediyor, başını eğip bana bakarak –şirin, kibar yüzünün hoş hatlarını, zarif çenesini hatırlıyorum- yumuşak, makul sesle sorular sorarak, neler olduğunu asla hatırlayamasam da, hoş olduğunu bildiğim bir şeyler anlatıyordu… Kızıl kahverengi tüylü, ela gözlü küçük bir maymun bir ağaçtan inip yanımıza geldi ve yanımda yürümeye başladı, gözlerini kaldırıp bana bakıyor, gülüyordu, sonra omzuma sıçradı. Biz ikimiz büyük bir mutluluk içinde yolumuza devam ettik.
Sustu.
Devam et, dedim.
Çok az şey hatırlıyorum. Defne ağaçları arasında düşüncelere dalmış yaşlı bir adamın yanından, muhabbet kuşlarının cıvıldaştığı bir meydandan geçtiğimizi hatırlıyorum, geniş, gölgeli sütunlar arasından yürüyüp hoş çeşmelerle, türlü güzelliklerle, gönlün çekebileceği şeylerle dolu ferah, serin bir saraya geldiğimizi. Pek çok şey ve pek çok insan vardı orada, bazılarını hala çok net hatırlayabiliyorum, bazılarını da hayal meyal; ama bu insanların hepsi güzel ve nazikti. Bir biçimde –nasıl olduğunu hatırlamıyorum- bana çok nazik davranıyorlar, beni orada görmekten mutlu oldukları izlenimi veriyorlardı, hareketleriyle, ellerinin dokunuşuyla, gözlerindeki samimiyet ve sevgiyle beni neşeye boğuyorlardı. Evet… Bir süre dalıp gitti. Orada oyun arkadaşları buldum. Bu benim için çok önemliydi, çünkü ben yalnız bir çocuktum. Çiçeklerden örülü bir güneş saatinin bulunduğu çimle kaplı bir bahçede neşeli oyunlar oynanıyordu. Oynadıkça seviyordu insan… Fakat - ne gariptir ki- hafızamda bir boşluk var. Oynadığımız oyunları hatırlamıyorum. Asla hatırlayamadım. Sonraları, çocukken, uzun saatler boyunca, kimi zaman gözyaşları içinde, bu mutluluğu geri getirmeye çalıştım. Bütün oyunları tekrar oynamak istedim- odamda, kendi başıma. Hayır! Tüm hatırladığım orada duyduğum mutluluk ve yanımdan ayrılmayan iki sevgili oyun arkadaşım… Daha sonra ciddi, solgun bir yüzü, hülyalı gözleri olan hüzünlü, esmer bir kadın çıkageldi; eflatun rengi yumuşak kumaştan uzun bir elbise giymişti, elinde bir kitap tutuyordu, eliyle yanına çağırıp salonu gören bir balkona çıkardı beni- oyun arkadaşlarım gitmemi istemediler, oyunlarını yarıda kesip gidişimi seyrettiler. Yine gel, diye bağırdılar. Yakında yine gel. Başımı kaldırıp kadının yüzüne baktım; ama o hiç istifini bozmadı. Yüzü çok şefkatli, çok ciddiydi. Balkonda bir sandalyeye götürdü beni, yanında ayakta durdum, dizlerinin üzerinde tuttuğu kitaba bakmaya hazırlandım. Sayfalar birbiri ardına açılmaya başladı. O gösteriyor ben de hayretle sayfalara bakıyordum; çünkü kitabın canlı sayfalarında kendimi görüyordum. Bu, benim hakkımda bir hikâyeydi ve doğduğumdan beri başıma gelen her şey vardı içinde…
Benim için harika bir şeydi, çünkü kitabın sayfalarında resimler değil, anlıyorsun ya, gerçekler vardı. Wallace ciddi bir ifadeyle durdu- şüpheyle bana baktı.
Devam et, dedim. Anlıyorum.
Bunlar gerçekti- evet, öyle olsa gerek; insanlar hareket ediyor ve nesneler ileri geri gelip gidiyordu; neredeyse unuttuğum sevgili annem, haşin ve mağrur babam, hizmetçiler, odam, evdeki tanıdık her şey. Sonra evin ön kapısı ve hareketli caddeler, işleyen trafik. Baktıkça hayrete düşüyordu, yine yarı şüpheli, kadının yüzüne baktım, daha fazla şey görebilmek için arada birkaç sayfa atladım, sonunda kendimi uzun beyaz duvardaki yeşil kapının önünde tereddüt içinde dolanırken gördüm, yine o çelişki ve korkuyu hissettim. Ya sonra, diye bağırdım, sayfayı çevirmek istedim; ama hüzünlü kadının soğuk eli beni durdurdu. “Sonra?” diye ısrar ettim, elini hafifçe iterek, olanca çocuk gücümle parmaklarını kaldırdım, teslim olup sayfa açıldığında bir gölge gibi üzerime eğildi ve kaşımı öptü.
Ama sayfa büyülü bahçeyi göstermiyordu, ne panterleri, ne elimden tutup beni götüren kızı, ne de gitmeme üzülen oyun arkadaşlarımı. Batı Kensington’daki upuzun, gri bir sokağın o soğuk akşamüstü lambalar yakılmadan önceki halini gösteriyordu; nitekim oradaydım- perişan, küçük bir beden- kendimş zaptedemiyor, hüngür hüngür ağlıyordum, arkamdan “Yine gel! Yakın zamanda bize yine gel!” diye bağıran oyun arkadaşlarıma dönemediğim için ağlıyordum. Oradaydım. Bu bir kitap sayfası değildi, acı gerçeğin ta kendisiydi; o büyülü yer ve dizinin dibinde durduğum ciddi annenin beni engellemeye çalışan eli gitmişti- nereye kaybolmuşlardı?
Yine sustu, gözlerini şöminenin ateşinden ayırmadı bir süre. “Ah! Geri dönmek o kadar ıstırap vericiydi ki!” diye mırıldandı.
Birkaç dakika geçince, peki sonra, dedim.
Bu renksiz dünyaya geri getirilmiş biçare küçük bir yaratıktım. Olan biteni tam olarak idrak ettiğimde, üstesinden gelinemeyecek bir kedere kapıldım. Herkesin içinde ağladığım için kendimi nasıl küçük düşmüş hissettiğimi, eve geri dönüşümün utancını dün gibi hatırlıyorum. Beni şemsiyesiyle dürttükten sonra durup benimle konuşan, altın çerçeveli gözlüğü olan, yardımsever görünümlü, yaşlı bir beyefendi geliyor gözümün önüne. Zavallı küçük, demişti, kayboldun galiba? Ne de olsa beş küsur yaşında bir Londralıydım. Sonra genç, kibar bir polis çağırması, etrafımda bir kalabalığın oluşması, beni eve götürmeleri... Üzerimdeki gözleri hissederek korku ve hıçkırıklar içinde, babamın evinin merdivenlerinin önüne geldim. O bahçe- hâlâ peşimi bırakmayan o bahçe hakkında hatırlayabildiklerim bu kadar. Elbette, bu yarı şeffaf düşselliğin betimlenemez niteliklerini, sıradan yaşantılardan farkını tam anlamıyla aktaramıyorum; fakat yaşadığım buydu… Bu bir rüya idiyse, eminim gündüz vakti görülmüş olağanüstü bir rüyaydı… Evet! Elbette, daha sonra halam, babam, dadı, mürebbiye, herkes beni sıkı sıkıya sorguya çekti.
Onlara anlatmaya çalıştım; babam yalan söylediğim gerekçesiyle bana ilk dayağımı attı. Sonra halama anlatmaya çalıştım, o da arsızca ısrarımdan dolayı beni cezalandırdı. Sonra dediğim gibi insanların beni dinlemesi, hikâyemin bir kelimesini bile duymaları yasaklandı. Masal kitapları bir süreliğine elimden alındı; çünkü fazla hayal kuruyordum. Eh! Bunu bile yaptılar. Babam eski kafalıydı. Hikâyemle baş başa kaldım. Fısıldayarak yastığıma anlattım hikâyemi- fısıldayan dudaklarıma kadar süzülen çocuksu gözyaşlarımla ıslanan yastığıma. Ciddi ve daha ağırbaşlı dualarıma kalbimin derinliklerinden kopan şu dileği ekledim hep: “Tanrım, lütfen rüyamda bahçeyi göreyim. Ne olur! Beni bahçeme geri götür!” Sık sık o bahçenin hayalini kurdum. Şimdi anlatırken bazı eklemeler yapmış, bir şeyleri değiştirmiş olabilirim belki bilmiyorum. Bütün bunlar, anlıyorsun ya parça parça anılardan, çok erken yaşta yaşanmış bir tecrübeyi yeniden kurma çabaları. Bu anımla çocukluğumun diğer anıları arasında bir boşluk var. Bu mucizevî olay hakkında bir daha konuşmamam gerektiğini düşündüğüm zamanlar da oldu.
Herkesin soracağı o soruyu sordum.
Hayır, dedi. O yıllarda, bahçeye giden yolu bir kez daha bulmaya çalıştığımı hatırlamıyorum. Bu şimdi bana tuhaf geliyor; fakat büyük ihtimalle, bu talihsiz maceradan sonra, yoldan sapmamı önlemek üzere hareketlerim daha yakından izlenir olmuştu. Hayır, seninle tanıştığım zamanlara kadar bahçeyi yeniden bulmaya çalışmadım ve sekiz ya da dokuz yaşlarında- şimdi inanılmaz gelse de- bahçeyi tamamen unuttuğum bir dönem de oldu. Benim Saint Athelstan’daki halimi hatırlıyor musun?
Elbette!
O günlerde gizli bir hayalim olduğunu hiç belli etmedim değil mi?
2
Ani bir gülümsemeyle gözlerini kaldırdı.
Hiç benimle Kuzeybatı Geçidi oyunu oynamış mıydın? Hayır, elbette hiç karşıma çıkmadın. Hayal gücü kuvvetli her çocuğun her gün oynadığı bir oyundur bu, dedi. Oyunun amacı okula giden Kuzeybatı Geçidi’ni keşfetmekti. Okul yolu çok sıkıcıydı; oyun dolambaçlı bir yol bulmaktan ibaretti. Evden on dakika erken çıkar, ümitsiz görünen bir yöne doğru giderdim ve tanımadığım sokaklardan geçerek hedefime ulaşmaya çalışırdım. Bir gün Campdell Hill’in öte tarafındaki kenar mahallelere daldım. Bu sefer oyunun galip geldiğini ve okula geç kalacağımı düşünmeye başlamıştım. Çaresizlik içinde, çıkmaz sokak gibi görünen bir sokağa girdim, sonunda bir geçitle karşılaştım. Yeniden ümitlenerek aceleyle içeri daldım. Hâlâ başarabilirim, diyordum kendime. Nedense bana çok tanıdık gelen, pis ve döküntü dükkânların bulunduğu dar bir sokaktan geçtim, bir de ne göreyim. Uzun beyaz duvar ve büyülü bahçeme açılan yeşil kapı karşımda duruyordu. Aniden kafama dank etti. O bahçe, o muhteşem bahçe bir düş değildi işte.
Durdu.
Sanırım bahçeyle ilgili bu ikinci yaşantım, meşgul bir öğrenci ile sınırsız boş zamana sahip küçük bir çocuğun dünyaları arasındaki farkı ortaya koyuyor. Her neyse, bu kez bir an bile içeri girmeyi düşünmedim. Anlıyorsun ya. Öncelikle kafam, okula zamanında varma fikriyle doluydu, dakiklik rekorumun kırılmasını istemiyordum. En azından kapıdan şöyle bir bakmak için az da olsa bir istek duymuş olmalıyım, evet. Böyle bir şey hissetmiş olmalıyım; fakat kapının cazibesini okula zamanında varma kararlılığımın önünde bir engel gibi gördüğümü hatırlıyorum. Şüphesiz bu keşfim beni çok etkilemişti. Yoluma devam ederken aklım orada kalmıştı; ama yoluma devam ettim. Beni durdurmadı. Saatime bakarak kapının önünden geçip gittim, hala on dakikam vardı, yokuş aşağı inerek tanıdık yerlere geldim. Evet, nefes nefese kalmış, terden sırılsıklam olmuştum; ama okula da zamanında varmıştım. Paltomu ve şapkamı askıya astığımı hatırlıyorum. Kapının önünden geçip gitmiş, onu ardımda bırakmıştım. Tuhaf, değil mi?
Düşünceli gözlerle bana baktı. Elbette o anda kapının hep orada olmayacağını bilmiyordum. Okul çocuklarının hayal güçleri sınırlıdır. Sanırım onun orada bulunmasının ve istediğimde beni ona götürecek yolu bilmenin olağanüstü güzel olduğunu düşündüm; ama okul beni bekliyordu. O güzel, tuhaf insanları tekrar gördüğümde neler olacağını düşünüp durduğumdan, o sabah okulda epey şaşkın ve dikkatsizdim galiba. Garip, ama beni görünce sevineceklerinden hiç şüphem yoktu. Evet, o sabah bahçenin, yorucu derslerden kaçıp zaman zaman sığınabileceğim eğlenceli bir yerden ibaret olduğunu düşünmüş olmalıyım. O gün oraya bir daha gitmedim. Ertesi gün öğleden sonra tatil olması bu kararımı etkilemiş olmalı. Belki de içinde bulunduğum dağınık ruh hali ağırlık yapmış, oraya gidebilecek hal bırakmamıştı. Bilmiyorum. Tek bildiğim, büyülü bahçe zihnimi o kadar meşgul ediyordu ki, bunu kendime saklayamadım. Hani Çakırkeyif adını taktığımız bir çocuk vardı, neydi adı, ona anlattım.
Hopkins, dedim.
Tamam, Hopkins. Ona anlatmak hoşuma gitmedi. Nedense bunu ona anlatmamın kurallara aykırı olduğuna dair bir his vardı içimde; ama yine de dayanamadım. Okul dönüşü yolun bir kısmını beraber yürürdük. Konuşkan bir çocuktu. Büyülü bahçeden bahsetmeseydim başka şeyler konuşacaktık; ama benim başka bir konuyu düşünmem mümkün değildi. Böylece boşboğazlık ettim. Ve o, sırrımı ifşa etti. Ertesi gün teneffüste büyülü bahçe hakkında daha fazla şey öğrenmeye can atan, üst sınıflardan yarım düzine çocuk yarı alaylı bir tavırla etrafımı sardı. Koca Faxcett vardı, onu hatırlıyor musun, sonra Carnaby ve Morley Reynolds. Sen de orada mıydın acaba? Ama orada olsan hatırlardım sanırım.
Bir çocuk garip duygular besler. Bu yaptığımdan dolayı içten içe kendimden tiksinsem de, benden büyük çocukların ilgisi gururumu okşamıştı. Özellikle Crawshaw, besteci Crawshaw’ın oğlu, hatırlıyor musun, bunun duyduğu en iyi yalan olduğunu söylediğinde, bu övgünün o an için hoşuma gittiğini hatırlıyorum. Öte yandan, gerçekten da kutsal bir sır olduğunu hissettiğim bir şeyi açıklamaktan dolayı duyduğum utanç bana acı veriyordu. Şeytan Fawcett bahçedeki kızla ilgili bir şaka yaptı.
Wallace’ın sesi o utanç dolu anıyla kısıldı. Duymazlıktan geldim, dedi. Neyse, daha sonra Carnaby bana küçük yalancı dedi ve ben anlattıklarımın gerçek olduğunu söylediğimde benimle tartışmaya başladı. Yeşil kapının nerede olduğunu bildiğimi ve onları on dakika içinde oraya götürebileceğimi söyledim. Carnaby dürüstlük tasladı ve bunu yapmak zorunda olduğumu, söylediklerimi kanıtlamam gerektiğini, aksi takdirde cezasını çekeceğimi söyledi. Carnaby seni köşeye sıkıştırdı mı hiç? Ancak o zaman anlayabilirsin benim ne duruma düştüğümü. Hikâyemin gerçek olduğuna yemin ettim. Crawshaw araya girdi; ama Carnaby’nin eline düşmüş birini kurtaracak kimse yoktu okulda. Carnaby oyunu kazanmıştı. Heyecanlandım, kulaklarım kızardı, biraz da korktum. Aptal küçük bir çocuk gibi davrandım ve sonuçta büyülü bahçeme tek başıma gitmek yerine, yanaklarım ve kulaklarım kıpkırmızı, gözlerim yanarak, ruhum ıstırap ve utanç içinde kıvranarak, alaycı, meraklı ve tehditkâr altı okula arkadaşıyla birlikte büyülü bahçeme doğru yola koyuldum.
Beyaz duvarlarla yeşil kapıyı asla bulamadık.
Yani?
Yani bulamadım. Mümkün olsaydı bulurdum. Sonra yalnız başıma gittiğimde de bulamadım. Asla bulamadım. Tüm okul günlerim boyunca aradım durdum; ama ona bir daha hiç rastlamadım, hiç.
Çocuklar meseleyi büyüttüler mi?
Hem de nasıl… Carnaby, ahlaksızca yalan söylediğim için bana cephe aldı. Hüngür hüngür ağladığımı görmesinler diye eve gizlice girip üst kata saklandığımı hatırlıyorum. Fakat ağlamaktan bitap düşüp uykuya dalmamın sebebi Carnaby değil, bahçe, hayalini kurduğum o güzel öğle sonrası, tatlı dost kadın ve beni bekleyen oyun arkadaşlarım, yeniden öğrenmeyi ümit ettiğim o oyun, unuttuğum o güzel oyundu. İnanıyorum ki, eğer söylememiş olsaydım, belki de… O günden sonra çok kötü bir dönem geçirdim. Geceleri ağlıyor, gündüzleri rüyada gibi dolaşıyordum. İki dönem boyunca gevşedim ve kötü notlar aldım. Hatırlıyor musun? Elbette hatırlarsın. Beni kendime getiren sendin. Matematikte beni geçmen kendime getirdi beni.
3
Arkadaşım bir süre sessizce ateşin kızıl yüreğine dikti gözlerini. Sonra, on yedi yaşıma kadar onu bir daha görmedim, dedi.
Bir burs için Oxford’a gidiyordum, arabayla Paddeington’dan geçerken kapı üçüncü kez göründü bana. Çok kısa bir an görebildim. Tek atlı arabanın penceresine kolumu dayamış bir sigara içiyor ve hiç kuşku yok, bir hayat adamı olduğumu düşünüyordum ki, aniden kapı, duvar ve unutulmaz, hâlâ ulaşılabilir şeylere dair o hisler yeniden karşıma çıktı.
Yanından gürültüyle geçip gittik. Epey uzaklaşıp köşeyi dönene kadar arabayı durdurmayı akıl edemeyecek kadar şaşkındım. İrademle bir an boğuştuktan sonra, arabanın yanındaki küçük kapıyı tıklatıp saatime baktım. Buyurun efendim, dedi arabacı kibarca. Şey, yok bir şey, diye bağırdım. Kusura bakma, zamanımız kısıtlı, devam et… Ve arabacı yola devam etti.
Bursu kazandım. Bunu öğrendikten bir gece sonra babamın evinde, üst kattaki küçük çalışma odamda şöminenin karşısında oturmuş, babamın övgü dolu sözleri- çok nadir dile getirdiği övgüleri- ve derin öğütleri kulaklarımda çınlarken, en sevdiğim pipomu, funda kökünden yapılma o güzel pipoyu, tüttürüyor ve uzun beyaz duvardaki kapıyı düşünüyordum. Eğer dursaydım, diye düşündüm, bursu alamayacaktım, Oxford’a gidemeyecektim, beni bekleyen muhteşem kariyeri mahvedecektim. Bazı şeyleri daha iyi görmeye başlıyorum. Derin düşüncelere daldıysam da kariyerimin bu fedakârlığa değdiğinden şüphe etmedim. Oradaki sevgili arkadaşlarım ve bahçenin berrak havası çok tatlı geliyordu bana, çok güzel; fakat artık uzak. Artık ilgim bu dünya üzerinde yoğunlaşıyordu. Önümde açılan başka bir kapı görüyordum, kariyerimin kapısını.
Evet, dedi ve iç geçirdi. Bu kariyere hizmet ettim. Çok ama çok çalıştım. Fakat o günden sonra büyülü bahçeyi rüyamda binlerce kez gördüm, kapısını da dört kez daha gördüm. Bir anlığına da olsa… Evet, dört kez... Bir süre için bu dünya çok parlak ve ilginçti, hayatın son derece anlamlı, fırsatlarla dolu olduğunu düşünüyordum ve bahçenin yarı silik cazibesi buna kıyasla hafif ve uzak kalıyordu. Kim güzel kadınlarla ve seçkin adamlarla yemeğe çıkarken panterleri sevip okşamak ister ki? Parlak bir gelecek vadeden bir adam olarak Oxford’dan Londra’ya geldim. Parlak bir gelecek, yine de bazı hayal kırıklıkları oldu. İki kere âşık oldum, bu konuya girmeyeceğim; fakat bir keresinde, gelmeye cüret edip etmeyeceğimden şüphesi olduğunu bildiğim biriyle randevuma giderken, Earl’s Court yakınlarında pek sık kullanılmayan bir yoldan kestirmeden gitme riskini göze aldım ve o tanıdık beyaz duvarlarla yeşil kapı karşıma çıktı. Tuhaf, dedim kendi kendime bu kapının Campden Hill’de olduğunu sanıyordum. Burası bir türlü hatırlayamadığım, tıpkı Stonehenge’in taşlarını boşu boşuna saymaya çalışmak gibi, o yer, o tuhaf gündüz düşümdeki yer ve niyet ettiğim şeyi yapmak üzere, önünden geçip gittim o öğlen kapı beni hiç cezbetmedi. Kısa bir an kapıyı açma isteğine kapıldım, bunun için üç adım atmam yeterliydi, açılacağından emindim; ama bunu yaparsam, benim için bir gurur meselesi olan randevuya geç kalacağımı düşündüm. Oraya zamanında vardığıma pişman oldum sonra. En azından kapının aralığından içeriye bir göz atabilir, panterlere el sallayabilirdim; fakat aranarak bulunmayan şeyin yeniden peşine düşmenin faydasız olduğunu çoktan öğrenmiştim. Evet, bu kez gerçekten üzülmüştüm.
Ondan sonraki yıllarda çok çalıştım ve kapıya hiç rastlamadım. Kapı ancak bundan kısa süre önce bana geri döndü. Gelmesiyle birlikte, sanki dünyayla arama bir sis tabakası girdi. Bir daha o kapıyı göremeyecek olmanın son derece hazin ve acı olduğunu düşünmeye başlamıştım. Belki fazla çalışmaktan yorgun düşmüştüm biraz, belki de hep işittiğim o kırk yaş bunalımına girmiştim. Bilmiyorum. Fakat son zamanlarda bir şeyler için çaba harcama hevesimi yitirdim, tam da çalışmam gereken- tüm bu yeni siyasi gelişmelerin yaşandığı- bir zamanda. Tuhaf, değil mi? Fakat hayatı çok zahmetli, ödüllerini de, elde ettikçe ucuz bulmaya başladım. Kısa bir süreden beri bahçeye karşı müthiş bir özlem duyuyorum. Evet- ve onu üç kez gördüm.
Bahçeyi mi?
Hayır, kapıyı. Ve içeri girmedim.
Masanın üzerinden bana doğru eğildi, sesinde yoğun bir keder vardı. Üç kere geçti bu şans elime, üç! Eğer o kapı bir daha kendini bana sunarsa, bu toz ve sıcaktan, bu boş gösterişten, bu zahmetli anlamsızlıktan çıkıp kapıdan içeri gireceğim diye yemin etmiştim. İçeri girecek ve bir daha geri dönmeyecektim. Bu kez orada kalacaktım. Yemin ettim ve elime fırsat geçtiğinde, içeri girmedim.
Bir yıl içinde üç kez kapının önünden geçtim ve içeri giremedim. Geçtiğimiz yıl tam üç kere. Birincisi, Kiracı Kanunu için acil oylama yapıldığı ve hükümetin üç oyla kurtulduğu geceydi, hatırlıyor musun? Bizden hiç kimse, karşı taraftan birkaç kişi dışında belki, o gecenin öyle biteceğini tahmin etmiyordu. Sonra görüşme sonuçsuz kaldı. Ben, Hotchkiss ve kuzeni Brentford’ta yemek yiyorduk, ikimizin de oylamada eşi yoktu. Bizi telefonla çağırdılar, alelacele kuzeninin otomobiline atlayıp yola çıktık ve ucu ucuna yetiştik. Yolda benim duvarla kapının önünden geçtik. Ay ışığında kurşuni bir renk almıştı, farların ışığıyla parlak bir sarıya büründü; ama o kapı olduğu kesindi. Aman tanrım, diye bağırdım. Ne oldu, dedi Hotckiss. Bir şey yok, diye cevap verdim ve o an öylece geçip gitti. İçeri girdiğimde, parti sözcüsüne büyük bir fedakârlıkta bulundum, dedim. Herkes gibi, dedi ve aceleyle yürüdü gitti. O anda elimden başka bir şey gelmezdi. İkinci seferinde hasta yatağındaki babama, o katı yürekli yaşlı adama elveda demeye gidiyordum. O zaman da hayatın gerçekleri ağır basmıştı. Ama üçüncüsü farklıydı. Bir hafta önceydi. Hatırladıkça vicdan azabı çekiyorum. Gurker ve Ralphs’la birlikteydim, biliyorsun, Gurker’la görüşmem bir sır değil artık. Frobisher’da yemek yiyorduk, derken sohbet koyulaştı. Yeniden yapılanan bakanlıktaki konumumun ne olacağı konusu her an açılacak gibiydi. Evet, evet. Mesele halledildi. Bunu şimdiden konuşmaya gerek yok; fakat senden sır saklamam da gereksiz. Evet, teşekkür ederim. Teşekkür ederim. Ama hikâyemin devamını dinle.
O gece her şey çok belirsizdi. Durumum çok hassastı. Gurker’dan kesin bir söz almaya çalışıyordum; ama Ralphs’ın orada bulunuşu elimi kolumu bağlıyordu. Havadan sudan konuşarak sürdürdüğümüz sohbetin doğrudan beni ilgilendiren konuya gelmemesi için beynimi zorluyordum. Buna mecburdum. Ralphs’ın o günden sonraki davranışları temkinli tavrımı haklı çıkardı. Ralphs’ın Kensington High Caddesi’nde bizden ayrılacağını biliyordum, ondan sonra Gurker’ı ani bir açık sözlülükle şaşırtabilirdim. Bazen insanın bu tür küçük oyunlara başvurması gerekiyor. Sonra önümüzdeki yolun aşağısında bir kez daha o beyaz duvarı ve yeşil kapıyı gördüm. Konuşa konuşa önünden geçtik. Önünden geçip gittim. Gurker’ın keskin profilinin gölgesi hala gözümün önünde. İri burnunun üzerine eğdiği silindir şapkasıyla, atkısının kıvrımlarıyla, benim gölgemin ve Ralphs’ınkinin önünden gidiyordu. Kapıyı bir iki metre geçmiştim. Şimdi onlara iyi geceler deyip içeri girsem ne olur, diye sordum kendi kendime. Öte yandan Gurker’a konuyu açmak için kıvranıyordum.
Kafam diğer sorunlarımla öylesine doluydu ki, bu soruya cevap veremedim. Benim deli olduğumu sanırlar, diye düşündüm. Ya birden bire ortadan kaybolursam? Ünlü politikacı esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu. Bu, beni etkiledi. Bu kriz anında bin bir önemsiz, dünyevi şey beni etkiledi. Daha sonra mahzun bir gülümsemeyle bana döndü. Alçak sesle, işte buradayım, dedi. İşte buradayım, diye tekrarladı. Şansımı kaybettim. Kapı bir yıl içinde üç kez sunmuştu kendini bana, huzura, mutluluğa, hayal bile edilemeyecek güzelliğe, dünya üzerinde kimsenin bilemeyeceği hoşluğa açılan o kapı… Ve ben onu reddettim Redmond, elimden kaçırdım.
Nereden biliyorsun?
Biliyorum, biliyorum. Şimdi bununla baş etmem gerekiyor, özlediğim o anlar geldiğinde var gücüyle beni kapıdan alıkoyan görevlerime sarılmalıyım. Başarılı olduğumu söylüyorsun, bayağı, göz boyayıcı, usandırıcı, kıskanılan başarı. Evet, ona sahibim. İri elinde bir ceviz tutuyordu. Eğer bu benim başarım olsaydı, dedikten sonra cevizi kırdı ve uzatıp bana gösterdi. Sana bir şey söyleyeyim mi Redmond? Bu kayıp beni mahvediyor. İki aydır, daha doğrusu on haftadır, en gerekli ve acil işler dışında bir iş yapmadım. Ruhum yatıştırılamaz bir pişmanlıkla dolu. Geceleri, tanınma olasılığımın düşük olduğu zamanlarda, dışarı çıkıyorum. Evet. İnsanlar bunu bilselerdi ne düşünürlerdi acaba? Bir kapı, bir bahçe için yas tutarak, kimi zaman neredeyse sesli sesli ağlayarak, tek başına dolanan ve bütün kabinenin sorumluluğunu taşıyan bir kabine başkanı.
4
Solgun yüzünü ve gözlerindeki o tanıdık, hüzünlü pırıltıyı görebiliyorum şimdi. Bu gece onu çok net görüyorum. Oturmuş onun sözlerini, sesini vurgularını düşünüyorum, ölüm ilanının yer aldığı, dün akşamın Westminister Gazette’i kanepemin üzerinde duruyor hala. Bugün öğle yemeğinde kulüp onun ölüm haberiyle çalkalanıyordu. Tek konuştuğumuz konu buydu.
Cesedini dün sabah erken saatlerde, Doğu Kensington İstasyonu yakınlarında bir hendekte bulmuşlar. Bu hendek, demiryolunun güneye doğru uzatılması için açılan iki kanaldan biri. Halkın girmesini önlemek üzere etrafına çekilen tahta perdede, o tarafta oturan işçilerin rahatça girip çıkması için küçük bir kapı açılmış. Kapı iki işçi arasındaki bir yanlış anlamadan dolayı kilitlenmeden bırakılmış ve o da bu kapıyı açmış. Kafam sorular ve muammalarla dolu. Öyle anlaşılıyor ki, o gece Parlamento’dan oraya kadar yürümüş, son zamanlarda evine genellikle yürüyerek gidiyordu. Geç vakitte paltosuna sarınmış, kararlı bir biçimde boş sokaklarda yürüyen kara siluet onunki olmalı. Acaba istasyon yakınlarındaki solgun elektrik ışığı altında kaba tahta duvar ona beyaz mı göründü? Kilitlenmemiş bu ölümcül kapı anılarını mı hatırlattı ona? Hem zaten, duvarda bir yeşil kapı var olmuş muydu hiç?
Bilmiyorum. Hikâyesini bana anlattığı biçimde size aktardım. Wallace’ın az rastlanır; ama benzerleri daha önce de görülmüş bir sanrı türüyle dikkatsizlikten düşülen bir tuzağın arasındaki benzerliğin kurbanı olduğunu düşündüğüm zamanlar oluyor; ama buna tüm kalbimle inanmıyorum doğrusu. Benim batıl inançlı olduğumu ve aptallık ettiğimi düşünebilirsiniz; fakat Wallace’ın gerçekten bir duvar ve bir kapı biçimine bürünmüş bir çıkış, çok daha güzel bir dünyaya açılan gizli ve tuhaf bir geçit sunan olağanüstü bir şeye, bir yeteneğe, duyguya- nasıl adlandırılabilir bilemiyorum- sahip olduğuna ikna oldum sanırım. Ne olursa olsun, diyeceksiniz, sonunda Wallace’a ihanet etti işte. Ama gerçekten, ona ihanet etti denilebilir mi? Burada düş kuranların, hayal gücüne sahip insanların kendilerine özgü gizemi söz konusu. Bizim bakışımız açık ve sıradan, tahta kapı ve hendek. Bizim gün ışığı ölçütlerimize göre o, emniyeti bırakıp karanlığa, tehlikeye ve ölüme doğru yürüdü. Ama o böyle mi görüyordu?