17 Haziran 2015 Çarşamba

Yeni Bir Gün

                                        
            Önce karşınıza rengârenk lastik toplar çıkardı. Daha sonra gazete standı sizi yolunuzdan eder; içecek ve ekmek dolabı da yolu bulamamanız için uğraşırdı. Nihayet mavi renkli demir kapıya ulaştığınızda o kapının ardında sizi sıcacık bir gülümsemenin beklediğini bilirdiniz.
            Varoşlarda bulunan bu bakkal neye ihtiyacınız varsa bulunduran türdendi. Bakkaldaki ürünlerin yanında oralarda eczane olmadığından ağrı kesici, ateş düşürücü de satardı. Konuşacak birine ihtiyacınız olduğunda sizi hiç geri çevirmez, derdinizi dinlerdi. Tavsiyeleri ve konuşması o kadar cana yakın o kadar babacandı ki onunla konuştuktan sonra damarlarınızda dolaşan şeyin huzur olduğuna yemin edebilirdiniz.
            Beş metrekarelik dükkâna girdiğinizde tüm rafların tıka basa dolu olduğu gözünüze çarpardı ilk. Bir şey almaya korkar, alırsanız sanki diğer ürünler de tepenize inecekmiş gibi hissederdiniz. Bu konuda hakkını vermek lazım, dükkânın bir santimetrekaresi dahi heba olmamıştı, köşesindeki minik siyah tahta masanın üzerinde bile alabildiğine şeker ve sakız yerleştirilmişti. Hava kararmaya başlar başlamaz açılan ve dükkân kapansa da açık kalan sarı lamba sabaha kadar arkadaşlık ederdi sokaktan gelene geçene.
            Bakkalın manzarası, buna manzara denirse, fena sayılmazdı o mahalledeki diğer dükkânlara göre. Omuz omuza dayanmış ayakta zor duran sarhoşlar gibi biri yıkılsa öbürü de gidiverecek evlere bakıyordu. Önünde meydan dedikleri; fakat meydanla çok da alakası olmayan, genelde çocukların arabaların arasında oynamaya çalıştığı bir yol vardı. Eskiden çaktırmadan bakkaldan horoz şekeri çalan adamların çocukları oynuyordu şimdi orada. Onlar da bakkaldan bi’ şeyler aşırıyorlardı tabii; ama o, hiç kızmazdı bunlara. Çocuktur yapar, der geçerdi. Zaten oyun alanları gibi hayalleri de minicik olan bu çocuklara yüklenmeye kıyamazdı.
            Her gün aynı şeyler yaşanırdı aslında Kekik Çıkmazı’nda. Oranın Bakkal Amcasına sorsan her bir gün yeniydi. Hem de yepyeni. O kadar çok değişik hikâye gelip geçmişti ki bu mahalleden, birçoğu hatıra kütüphanesinin tozlu raflarına kaldırılmıştı bile. Bakkal hatırlardı. Bu anılar bir yorgan misali yalnızlığını örter, içini ısıtırdı onun. Tozlu raflardan ilk çıkarılıp bakılanlarsa Deli Mehmet’in muhtarın oğlunun düğününde nasıl sarhoş olduğu, çocukların şeker bayramında Sütçü Nine’nin bozuk şekerlerini yiyince toptan hastanelik olup annelerin ortalığı nasıl velveleye verdiğiydi.
 Her yeni günü, saat yedideki açılışla başlardı bakkalın. Yedi buçukta da taze ekmek, simit gelirdi dükkâna. Ekmeğin de simidin de hikâyesi ayrı. Ekmek, paylaşmak için vardı, sıcaktı bir kere. Ya simit? Anca çayla insanın içini ısıtır, sen yalnızsın, derdi adama. Simitçi ekmek yerdi o yüzden hep. Kalırdı birazı. Mahallenin kedileri ne güne duruyordu? Onlarla paylaşırdı ekmeğini. İnsanların tam da evlerden çıktığı vakitti bu. Kimisi uykulu gözlerle simit aranmaya gelir, kimisi de evden cin gibi fırlar, bakkala bir selam çakar, geçerdi. Sekiz gazete saatiydi. Sekizden on bire kadar rahattı bakkal. Daha doğrusu canı deli gibi sıkılıyordu gazete okumaktan; ama ne olmuş ne bitmiş bir bakmadan gazetelere, rahat etmiyordu içi. On bir gibi ev hanımları henüz okula başlamamış çocuklarını salarlardı dışarıya.
            -Bak üstünü bir kirlet, gebertirim ha!
            Bu tehdit her gün yapılıyor, çocuklar her gün yeniden kirleniyordu. Fakat geberen olmamıştı aralarında. O yüzden tehdidi duyan uzunca bir “hııı” çekiyor, fırlıyordu sokağa. O saatten sonra annelerin camdan bağırmasını kim takardı. Koca(!) meydan onlarındı artık. Yıllar yılı sıkılmamıştı bakkal onların oyunlarını izlemekten. Utanmasa koca adam giriverecek aralarına yakan topmuş, istopmuş oynayıverecekti. Arada da mızıkçılık yapacaktı, çocuk olmanın gereğiydi galiba mızıkçılık. Çocukluktan çıkalı o kadar yıl olmuştu ki mızıkçılık yapmayı unutmuştu. Çocuklara bakarak öğreniyordu yeniden. Büyüklere bunu yapsan hadi adam sen de, derlerdi. Çocukçuluk oynasaydı ya büyükler de. Bol bol mızıkçılık yapma hakları olurdu ne güzel. Mızıkçılık aslında güzel bir şey gibi geliyordu ona çocukları izlerken. Bir çocuk bir şeyden hoşlanmasın hemen itiraz edip “ama sen öyle sandın aslında öyle olmamıştı, bence bu kural değişmeli, peki şöyle bir kural koysak…” diye uzadıkça uzayan tatlı mı tatlı bir şey söylüyor ve hop, kural değişiveriyordu. Büyüklerin dünyasında ise olay tam tersi işliyordu. Ben böyleyim diyorsun; ama kural bu diyorlar ve hop, değişivermişsin.
            Yine saat on bir gibi, sokağa salınan çocukların çığlıkları eşliğinde yani, ev hanımları başlarlardı camdan cama dedikoduya:
            -Kız duydun mu Hasibe’nin oğlan ne yapmış?
            -Ay, duymadım valla ne yapmış?
            -Dur, şu çamaşırları asayım da çaya geleyim sana iki dakika.
            Bazen mahallelinin en kirli sırları bakmışsın mahallenin ortasına dökülüvermiş, öylece duruyor ortalık yerde tüm çıplaklığıyla. Biri beni örtse utanmasam artık diyor ya, nafile.
            Akşama kadar yağı tuzu biten, yolunu kaybeden herkes gelirdi bakkala. Bakkal birkaç tanesiyle muhabbet etmese olmaz. Saatler geçer mi canım öteki türlü? Hem kimsenin de bakkal beni işimden alıkoyuyor dediği yok, herkes memnun halinden e, daha ne?
            Akşamleyin de evler teker teker uyanmaya başlar, parfümlerini sürünürlerdi. Eşleri gelecek diye harıl harıl yemek hazırlayan kadınların emeğiydi bu parfüm… Bakkalın canı sıkılmaya başlardı o vakit. Yine eve gitme vakti yaklaşmış olurdu. Yakardı o da sarı ışığını, havanın soğukluğuna göre içerde ya da dışarıda, beklerdi işten gelenlerin ekmek almasını. Onlar alışverişini tamamlayıp gidince, ki bir tanesi bile gelmese az daha beklerdi trafiğe takılmıştır diye, mavi demir kapısını kapatır dükkanın, o da bakardı işine. Daha doğrusu işsizliğine. Üzgün giderdi evine hep. Yarın yeni bir gün evet; ama bugün bitti ve o kendisiyle baş başa kalacaktı yine.
            Eve gider, kapıyı açardı ve kapı, hoş geldin, derdi ona. Hoş bulduk derdi o da her zamanki gibi. Ne zamandır yağlayacaktı kapıyı; ama hoş geldin diyen biri oluyordu işte evde. Evde bir sürü insandılar onlar. Giriş kapısı, mutfak kapısı banyo kapısı, salon kapısı, oda kapısı… Bazen bakkalla konuşurlar, bakkal camları açık unutunca birbirleriyle kavga ederlerdi. Bu tatlı atışmaları izlerdi bazen o da. Bazen de kafası kaldırmaz susun bakalım, deyip camları kapatırdı. Camları kapatsa bu sefer komşular başlardı konuşmaya onunla. Yan tarafta otururdu Yasinler. Mutlu Ailesi, derdi onlara bakkal. Soyadlarını unutmuştu bile. Her gün aile oturur, muhabbet eder, bol kahkahalı bol cümbüşlü bir gece yaşardı. Bakkal da yaşardı onlarla beraber. İşte, derdi, birbirine tutununca böyle oluyor insan. Aile içi yapılan esprilere bakkal da gülüyordu çoğu zaman. Duvarlar sır saklayamazdı bu mahallede. En dedikoducu onlardı, gülüşmeleri hemen yetiştirdikleri gibi hüzünleri de yetiştiriverirlerdi. Bir gün kahkaha atılmasın o evde, hemen ters bir şey olduğu anlaşılırdı. Hüzünlerin kapı ardında yaşanmaya alışıldığı bu yerde kapının ardındakiler üzüldükçe bakkal kahrolurdu. Onlara nasihatler verirdi içinden. Mutlu Ailesi yatınca, gecenin bir vakti başlardı üst kattaki içmeye, içip içip sağa sola küfretmeye. Küfrettikçe rahatlar, rahatladıkça sakinleşirdi. Tabi arabeskin bu rahatlamadaki payı oldukça büyüktü. Sakinliğin ardından ince bir hüzün çökerdi adama. Bunu onun iç geçirmelerinden anlardı bakkal. Delikanlının sevdiği kızı başkasına vermişlerdi, o da sıkılmış gelmişti buralara. Burada daha da sıkılmaktaydı. Bakkalla epey muhabbeti vardı. Vardı ya, her gece bir yetmişliği kendi başına bitirmese rahatlayamazdı. İçerken kimse olmazdı yanında. O anlattıkça anlatırdı hayaline hayalindekileri, yapmak istediklerini. Sonra da sızar kalırdı rakı masasının başında. Bir diğer yanda mahallenin “asortik” lakabını reva gördüğü eski bir hayat kadını vardı. Ne tuhaftı hayat kadını tamlamasını söylemek bile. Bir insan birinin hayatının kadını olamayınca hayatın kendisinin kadını mı olunuyordu? Hayatın kadını olmak ne demekti peki? Hayat bu kadar mı erkekti? Bu kadar mı yoktu kadınlarımız hayat dediğimiz; harcamaktan da geri durmadığımız hayatın içinde? Kadın da erkek gibi hayat demek değil miydi? O zaman hayat kadını ne demekti? O da ağlardı geceleri. Belki gündüzleri de ağlardı. Onu bilemezdi bakkal. Bilemez dediysem hissedemez değildi tabi. Kadın ağlıyordu hep. Utancından mıydı ağlaması, sevdiği birini mi kaybetmişti, yalnızlığına mı üzülürdü o da? Bakkal onu da teselli eder. Üzülme be kardeşim, derdi arada, üzülme. Hüzün alışkanlık yapıyor çünkü insanda. Bir ağladın mı, gözünün musluklarındaki contalar gevşiyor hep damlıyor oradan bir şey. Sonra uğraş dur. Aşağıda da bir hanım kızımız var üniversiteye giden. Mahalleyle pek ilgisi olmadığına kimsenin hakkında bir şey bilmediği. Ama bakkalın anladığı kadarıyla gece geç saatlere kadar ders çalışan, arada arkadaşlarıyla bağrışan, arada bakkala gelip neredeyse tüm günlük harçlığını kahveye yatıran, mutluluktan çok başarmaya odaklanmış… Başarı da önemli tabi, ama mutluluk her şeyden önce gelmeli galiba. Belki başarı mutluluğu getirecek. Peki, bir gün bu işi yapamadığında seni ne mutlu edecek? Evladım dikkat et kendine… Gece yarılarına kadar sağa sola dağıttıktan sonra nasihatlerini, uykusu gelirdi nihayet bakkalın. Uyurdu, yarın yeni bir güne uyanacağını bilmenin, insanlarla gerçekten konuşacak olmanın verdiği heyecanla. Yarın yeni bir gündü. Belki de yeni umutların da olduğu içinde.

Kekik Çıkmazındaydı bu bakkal, bu anlattıklarım. Hani şu İstanbul’daki. Bina bina üstüne olduğunu bilmesen, binadan manzara göremesen İstanbul olduğunu anlayamazsın. Meşhur desem bir Bebek değil tabii; ama burada da insanlar yaşar. Buna da yaşam denir. Denir; çünkü sanılanın aksine asıl yaşam bir mücadele olarak başlar, bir mücadele olarak devam eder. Kekik Çıkmazındaki mücadele de her gün yeniden başlardı.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder