Önce karşınıza rengârenk lastik toplar çıkardı. Daha
sonra gazete standı sizi yolunuzdan eder; içecek ve ekmek dolabı da yolu
bulamamanız için uğraşırdı. Nihayet mavi renkli demir kapıya ulaştığınızda o
kapının ardında sizi sıcacık bir gülümsemenin beklediğini bilirdiniz.
Varoşlarda
bulunan bu bakkal neye ihtiyacınız varsa bulunduran türdendi. Bakkaldaki
ürünlerin yanında oralarda eczane olmadığından ağrı kesici, ateş düşürücü de
satardı. Konuşacak birine ihtiyacınız olduğunda sizi hiç geri çevirmez,
derdinizi dinlerdi. Tavsiyeleri ve konuşması o kadar cana yakın o kadar
babacandı ki onunla konuştuktan sonra damarlarınızda dolaşan şeyin huzur
olduğuna yemin edebilirdiniz.
Beş
metrekarelik dükkâna girdiğinizde tüm rafların tıka basa dolu olduğu gözünüze
çarpardı ilk. Bir şey almaya korkar, alırsanız sanki diğer ürünler de tepenize
inecekmiş gibi hissederdiniz. Bu konuda hakkını vermek lazım, dükkânın bir
santimetrekaresi dahi heba olmamıştı, köşesindeki minik siyah tahta masanın
üzerinde bile alabildiğine şeker ve sakız yerleştirilmişti. Hava kararmaya
başlar başlamaz açılan ve dükkân kapansa da açık kalan sarı lamba sabaha kadar
arkadaşlık ederdi sokaktan gelene geçene.
Bakkalın
manzarası, buna manzara denirse, fena sayılmazdı o mahalledeki diğer dükkânlara
göre. Omuz omuza dayanmış ayakta zor duran sarhoşlar gibi biri yıkılsa öbürü de
gidiverecek evlere bakıyordu. Önünde meydan dedikleri; fakat meydanla çok da alakası
olmayan, genelde çocukların arabaların arasında oynamaya çalıştığı bir yol
vardı. Eskiden çaktırmadan bakkaldan horoz şekeri çalan adamların çocukları
oynuyordu şimdi orada. Onlar da bakkaldan bi’ şeyler aşırıyorlardı tabii; ama
o, hiç kızmazdı bunlara. Çocuktur yapar, der geçerdi. Zaten oyun alanları gibi
hayalleri de minicik olan bu çocuklara yüklenmeye kıyamazdı.
Her
gün aynı şeyler yaşanırdı aslında Kekik Çıkmazı’nda. Oranın Bakkal Amcasına
sorsan her bir gün yeniydi. Hem de yepyeni. O kadar çok değişik hikâye gelip
geçmişti ki bu mahalleden, birçoğu hatıra kütüphanesinin tozlu raflarına
kaldırılmıştı bile. Bakkal hatırlardı. Bu anılar bir yorgan misali yalnızlığını
örter, içini ısıtırdı onun. Tozlu raflardan ilk çıkarılıp bakılanlarsa Deli
Mehmet’in muhtarın oğlunun düğününde nasıl sarhoş olduğu, çocukların şeker
bayramında Sütçü Nine’nin bozuk şekerlerini yiyince toptan hastanelik olup
annelerin ortalığı nasıl velveleye verdiğiydi.
Her yeni günü, saat yedideki açılışla başlardı
bakkalın. Yedi buçukta da taze ekmek, simit gelirdi dükkâna. Ekmeğin de simidin
de hikâyesi ayrı. Ekmek, paylaşmak için vardı, sıcaktı bir kere. Ya simit? Anca
çayla insanın içini ısıtır, sen yalnızsın, derdi adama. Simitçi ekmek yerdi o
yüzden hep. Kalırdı birazı. Mahallenin kedileri ne güne duruyordu? Onlarla
paylaşırdı ekmeğini. İnsanların tam da evlerden çıktığı vakitti bu. Kimisi
uykulu gözlerle simit aranmaya gelir, kimisi de evden cin gibi fırlar, bakkala
bir selam çakar, geçerdi. Sekiz gazete saatiydi. Sekizden on bire kadar rahattı
bakkal. Daha doğrusu canı deli gibi sıkılıyordu gazete okumaktan; ama ne olmuş
ne bitmiş bir bakmadan gazetelere, rahat etmiyordu içi. On bir gibi ev
hanımları henüz okula başlamamış çocuklarını salarlardı dışarıya.
-Bak
üstünü bir kirlet, gebertirim ha!
Bu
tehdit her gün yapılıyor, çocuklar her gün yeniden kirleniyordu. Fakat geberen
olmamıştı aralarında. O yüzden tehdidi duyan uzunca bir “hııı” çekiyor,
fırlıyordu sokağa. O saatten sonra annelerin camdan bağırmasını kim takardı.
Koca(!) meydan onlarındı artık. Yıllar yılı sıkılmamıştı bakkal onların
oyunlarını izlemekten. Utanmasa koca adam giriverecek aralarına yakan topmuş,
istopmuş oynayıverecekti. Arada da mızıkçılık yapacaktı, çocuk olmanın
gereğiydi galiba mızıkçılık. Çocukluktan çıkalı o kadar yıl olmuştu ki
mızıkçılık yapmayı unutmuştu. Çocuklara bakarak öğreniyordu yeniden. Büyüklere
bunu yapsan hadi adam sen de, derlerdi. Çocukçuluk oynasaydı ya büyükler de.
Bol bol mızıkçılık yapma hakları olurdu ne güzel. Mızıkçılık aslında güzel bir
şey gibi geliyordu ona çocukları izlerken. Bir çocuk bir şeyden hoşlanmasın hemen
itiraz edip “ama sen öyle sandın aslında öyle olmamıştı, bence bu kural
değişmeli, peki şöyle bir kural koysak…” diye uzadıkça uzayan tatlı mı tatlı
bir şey söylüyor ve hop, kural değişiveriyordu. Büyüklerin dünyasında ise olay
tam tersi işliyordu. Ben böyleyim diyorsun; ama kural bu diyorlar ve hop,
değişivermişsin.
Yine
saat on bir gibi, sokağa salınan çocukların çığlıkları eşliğinde yani, ev
hanımları başlarlardı camdan cama dedikoduya:
-Kız
duydun mu Hasibe’nin oğlan ne yapmış?
-Ay,
duymadım valla ne yapmış?
-Dur,
şu çamaşırları asayım da çaya geleyim sana iki dakika.
Bazen
mahallelinin en kirli sırları bakmışsın mahallenin ortasına dökülüvermiş,
öylece duruyor ortalık yerde tüm çıplaklığıyla. Biri beni örtse utanmasam artık
diyor ya, nafile.
Akşama
kadar yağı tuzu biten, yolunu kaybeden herkes gelirdi bakkala. Bakkal birkaç
tanesiyle muhabbet etmese olmaz. Saatler geçer mi canım öteki türlü? Hem
kimsenin de bakkal beni işimden alıkoyuyor dediği yok, herkes memnun halinden
e, daha ne?
Akşamleyin
de evler teker teker uyanmaya başlar, parfümlerini sürünürlerdi. Eşleri gelecek
diye harıl harıl yemek hazırlayan kadınların emeğiydi bu parfüm… Bakkalın canı
sıkılmaya başlardı o vakit. Yine eve gitme vakti yaklaşmış olurdu. Yakardı o da
sarı ışığını, havanın soğukluğuna göre içerde ya da dışarıda, beklerdi işten
gelenlerin ekmek almasını. Onlar alışverişini tamamlayıp gidince, ki bir tanesi
bile gelmese az daha beklerdi trafiğe takılmıştır diye, mavi demir kapısını
kapatır dükkanın, o da bakardı işine. Daha doğrusu işsizliğine. Üzgün giderdi
evine hep. Yarın yeni bir gün evet; ama bugün bitti ve o kendisiyle baş başa
kalacaktı yine.
Eve
gider, kapıyı açardı ve kapı, hoş geldin, derdi ona. Hoş bulduk derdi o da her
zamanki gibi. Ne zamandır yağlayacaktı kapıyı; ama hoş geldin diyen biri
oluyordu işte evde. Evde bir sürü insandılar onlar. Giriş kapısı, mutfak kapısı
banyo kapısı, salon kapısı, oda kapısı… Bazen bakkalla konuşurlar, bakkal
camları açık unutunca birbirleriyle kavga ederlerdi. Bu tatlı atışmaları
izlerdi bazen o da. Bazen de kafası kaldırmaz susun bakalım, deyip camları
kapatırdı. Camları kapatsa bu sefer komşular başlardı konuşmaya onunla. Yan tarafta
otururdu Yasinler. Mutlu Ailesi, derdi onlara bakkal. Soyadlarını unutmuştu
bile. Her gün aile oturur, muhabbet eder, bol kahkahalı bol cümbüşlü bir gece
yaşardı. Bakkal da yaşardı onlarla beraber. İşte, derdi, birbirine tutununca
böyle oluyor insan. Aile içi yapılan esprilere bakkal da gülüyordu çoğu zaman.
Duvarlar sır saklayamazdı bu mahallede. En dedikoducu onlardı, gülüşmeleri
hemen yetiştirdikleri gibi hüzünleri de yetiştiriverirlerdi. Bir gün kahkaha
atılmasın o evde, hemen ters bir şey olduğu anlaşılırdı. Hüzünlerin kapı
ardında yaşanmaya alışıldığı bu yerde kapının ardındakiler üzüldükçe bakkal
kahrolurdu. Onlara nasihatler verirdi içinden. Mutlu Ailesi yatınca, gecenin
bir vakti başlardı üst kattaki içmeye, içip içip sağa sola küfretmeye.
Küfrettikçe rahatlar, rahatladıkça sakinleşirdi. Tabi arabeskin bu
rahatlamadaki payı oldukça büyüktü. Sakinliğin ardından ince bir hüzün çökerdi
adama. Bunu onun iç geçirmelerinden anlardı bakkal. Delikanlının sevdiği kızı
başkasına vermişlerdi, o da sıkılmış gelmişti buralara. Burada daha da
sıkılmaktaydı. Bakkalla epey muhabbeti vardı. Vardı ya, her gece bir yetmişliği
kendi başına bitirmese rahatlayamazdı. İçerken kimse olmazdı yanında. O anlattıkça
anlatırdı hayaline hayalindekileri, yapmak istediklerini. Sonra da sızar
kalırdı rakı masasının başında. Bir diğer yanda mahallenin “asortik” lakabını
reva gördüğü eski bir hayat kadını vardı. Ne tuhaftı hayat kadını tamlamasını
söylemek bile. Bir insan birinin hayatının kadını olamayınca hayatın kendisinin
kadını mı olunuyordu? Hayatın kadını olmak ne demekti peki? Hayat bu kadar mı
erkekti? Bu kadar mı yoktu kadınlarımız hayat dediğimiz; harcamaktan da geri
durmadığımız hayatın içinde? Kadın da erkek gibi hayat demek değil miydi? O
zaman hayat kadını ne demekti? O da ağlardı geceleri. Belki gündüzleri de
ağlardı. Onu bilemezdi bakkal. Bilemez dediysem hissedemez değildi tabi. Kadın
ağlıyordu hep. Utancından mıydı ağlaması, sevdiği birini mi kaybetmişti,
yalnızlığına mı üzülürdü o da? Bakkal onu da teselli eder. Üzülme be kardeşim,
derdi arada, üzülme. Hüzün alışkanlık yapıyor çünkü insanda. Bir ağladın mı,
gözünün musluklarındaki contalar gevşiyor hep damlıyor oradan bir şey. Sonra
uğraş dur. Aşağıda da bir hanım kızımız var üniversiteye giden. Mahalleyle pek
ilgisi olmadığına kimsenin hakkında bir şey bilmediği. Ama bakkalın anladığı
kadarıyla gece geç saatlere kadar ders çalışan, arada arkadaşlarıyla bağrışan,
arada bakkala gelip neredeyse tüm günlük harçlığını kahveye yatıran,
mutluluktan çok başarmaya odaklanmış… Başarı da önemli tabi, ama mutluluk her
şeyden önce gelmeli galiba. Belki başarı mutluluğu getirecek. Peki, bir gün bu
işi yapamadığında seni ne mutlu edecek? Evladım dikkat et kendine… Gece
yarılarına kadar sağa sola dağıttıktan sonra nasihatlerini, uykusu gelirdi
nihayet bakkalın. Uyurdu, yarın yeni bir güne uyanacağını bilmenin, insanlarla
gerçekten konuşacak olmanın verdiği heyecanla. Yarın yeni bir gündü. Belki de
yeni umutların da olduğu içinde.
Kekik
Çıkmazındaydı bu bakkal, bu anlattıklarım. Hani şu İstanbul’daki. Bina bina
üstüne olduğunu bilmesen, binadan manzara göremesen İstanbul olduğunu
anlayamazsın. Meşhur desem bir Bebek değil tabii; ama burada da insanlar yaşar.
Buna da yaşam denir. Denir; çünkü sanılanın aksine asıl yaşam bir mücadele
olarak başlar, bir mücadele olarak devam eder. Kekik Çıkmazındaki mücadele de
her gün yeniden başlardı.