Her sabah, guguklu saat tam sekiz
kere gugukladıktan sonra bir anahtar şıkırtısı duyar bu dükkân. Saatçi her
zamanki gibi yine saat sekizde açmıştır dükkânını. Kapıyı açınca duyulan ve
müşteri geldiğini haber veren zil sesi bunca tik-tak sesinin arasında farklı
gelir insana. Saatçiye sorsanız, tik-taklar dediğiniz çalgı aletlerinin her
biri, ayrı hikâye anlatır. Zil sesi, zil sesidir sadece. Onların hikâyelerine
kulak veren anlar; sen anlamazsın diye tersleyecektir üstelik. Kendini koro
şefi ilan etmeden, haklısın, demezseniz sıkı bir derse hazır olun! Çünkü saatçinin
çocuğu gibidir tüm saatleri.
Her gün eni boyu bir volta atmaya
yetmeyecek dükkâna girdiğinde sevgiyle etrafına bakar. Duvarlara asılmış onca
değişik saatin sesini dinler. Bir tanesi bozuksa sesinden anlar hemen. Bir
annenin çocuğunun gece kaç kere öksürdüğünü saymasıyla aynıdır dikkati,
şefkati. Onu alt kattaki saat hastanesine götürür.
Orada, yukarıdaki curcunanın aksine
çıt çıkmaz, hastanın düzeldiğini sesinden anlayabilsin diye doktor. Burada,
beyaza boyanmış duvarda rengârenk ve bir sürü çocuk eli izleri vardır. Saatçi
burada saatleri nasıl tamir ettiğini anlatmıştır torununa. Çocuk, saatlere
moral olsun diye rengârenk boyalarla minik ellerini kullanarak süslemiştir
duvarları. Bunu annesine anlatınca kızılca kıyamet kopmuş; bir daha torununun
buraya adım atamayacağı, çocuğun zihnini nasıl saçmalıklarla dolduruyorsa artık,
saatçinin bunu yapamayacağı söylenmiştir ona. Duvarlardaki beyaz renk sarıya
dönmüş, renkli boyalar solmaya yüz tutmuştur şimdi. Kim bilir kaç zaman önce
yaşansa da bu olay, saatçi buraya her girdiğinde yüreği burkulur sanki dün
olmuş gibi. O güzel, masum minicik ellere bakar, o gün ne kadar eğlendiklerini
hatırlar. En sonunda eski tahta masada yatan ve iyileşmeyi bekleyen hastasına
verir dikkatini. Burada tahta masadan ve alet çantasından başka bir şey yoktur.
Saatle ilgilenirken oturmayı sevmez çünkü saatçi. Duvara bir şey asmaya ise
kıyamamıştır, torununun minicik ellerinden birini kapatır korkusuyla.
Yukarıda, saatlerden duvarı görmek
bir hayli zordur. Kimisi yine saatçi olan babasından kalmıştır; satmaya
kıyamaz, kimiyse antikadan anlamayan ve saatin değerinin bilmeyen kişilerce
ucuz bir fiyata satılmıştır saatçiye. Hepsi tamir edildikten, güzelce
temizlendikten sonra ayarlanır saniyesi saniyesine kardeşlerinin gösterdiği
zamana. Küçük bir iskemlenin üzerinde saatlerine bakmaya, onlarla konuşmaya,
onların anlattığı hikâyeleri dinlemeye bayılır saatçi. Hep saatleriyle konuşur
hayatındaki herkes çekip gittiğinden beri.
Yıllarca saatlerin içinde
yaşadığından mıdır bilinmez üzerinde saat taşımasa bile, ki bu pek nadirdir, saati
hep bilir; çünkü saatlerine bu kadarını borç bilmiştir.
Köstekli saatten sonra kol saatinin
moda olmasına üzülmüştür üzülmesine; ama alışmıştır. Bir zaman sonra kol
saatini basmıştır bağrına. Şimdilerde kol saati de görememektedir. Bir ara
herkes saati acaba benim gibi tahmin edebiliyor mudur, diye hayıflanmıştır; pek
mümkün gibi gözükmemiştir bu ona. Teknolojinin günden güne geliştiğinin
farkındadır tabii. Çocukların değiştiğinin de. Sadece anlam veremez insanların
neden artık saat takmadığına. E, tamam, der, teknoloji gelişti, zaman da mı
durdu mübarek?
Güneşli ve güzel olması gereken bir
günde dükkânın esas sahibi girer içeri. Suratından bellidir ne söyleyeceği.
Bizim saatçi bilir ne diyeceğini adamın ve mahcup, susar. Adam sabırsız ve
azarlar bir tonda başlar sözüne: ‘Eeee, Osman Efendi! Sekiz aydır kirayı
ödemezsin. Hadi babanın hatırı vardır diye ses çıkarmadık. Bu kadar da olmaz ki
be kardeşim, ya kirayı öde, ya çık!’ der, cep telefonunu çıkarıp saate bakar.
Saatçinin ne diyeceğini dinlemeden kapıyı çarpar, çıkar. Zaten saatçi beyninden
vurulmuşa döndüğünden pek bir şey diyebilecek halde değildir. Biricik saatlerin
tiktakları teknolojiye yenilmiştir. Saatler konuşurlar aralarında:
-Gördünüz
mü neyle baktı saate?
-Gördük.
Biz ne güne duruyoruz?
-Yoksa
saatlerimiz yanlış mı bizim?
-Saatçi
yapmaz öyle şey!
-Ya
yaptıysa?
-O
adam niye bakmadı o zaman bize?
-Kesin
saatçi kimse bize bakmasın diye yanlış ayarladı bizi!
-Saatçinin
suçu bu!
-Bence
de.
-Evet,
onun suçu.
Üzüntüyle çevresine bakar saatçi, daha fazla
dinlemek iyi gelmeyecektir saatlerini. Tiktaklardan uzak olan alt kata iner.
Orada bir duvarın dibine oturur. Düşünür de düşünür: Anne babasıyla İzmir’e
nasıl geldiklerini, babasının bu dükkânı nasıl bulduğunu, nasıl bu işi kurduğunu,
annesiyle onun babasına nasıl yardım ettiğini, babasının o sekiz yaşındayken bu
dükkânın işlerini nasıl ona öğretmeye başladığını… Babasının takvimdeki Kordon
manzarasına bakarak rakı içişi gelir aklına. Kordon şurada baba neden
manzarasına bakıyorsun, dediğinde saatlerle laflıyorduk evlat, cevabıdır ona
saatleri sevdiren. Daha birçok bu dükkân ve saatleriyle ilgili anılar üşüşür
beynine.
Her sabah saat sekizde, guguklu saat
tam sekiz kere gugukladıktan sonra bir anahtar şıkırtısı duyan bu dükkân
sessizdir bu kez. Saatlerin tiktaklarından başka bir ses duyulmaz. Onların
sesini de kimse dinlemez. Bu sefer akşam saat sekizde guguklu saat tam sekiz
kere gugukladıktan sonra dünkü alacaklı gelir, kapıyı açar, kimseyi bulamayınca
aşağı iner. Saatçiyi bir duvarın dibinde bulur. Bir tepki gelmeyince dürter onu
elinin ucuyla. Öldüğünü anladığındaysa aklında sekiz aylık ödenmemiş kira
bedeliyle, haber vermek için ahaliye, çıkar gider.
Doktorlar, saatçinin sabah saat
sekizde guguklu saat tam sekiz kere gugukladıktan sonra vefat ettiğini
söylerler. Cenazesine, alacaklıyla beraber, tam sekiz kişi katılır. Onlar da
eşraftandırlar. Alacaklı, borçlarını tahsil edeceği bir varis bulamamanın
üzüntüsüyle tutar evinin yolunu. Akşam saat sekizde yemeğe otururlar. Karısının
dırdırı karşısında sekiz olan adam bir yandan da söylenmektedir saatçiye. ’Şu
saatçi de ne uyanık adam, tam da saatini buldu ölmenin…’
Hiç yorum yok :
Yorum Gönder