6 Temmuz 2015 Pazartesi

Sekiz


           Her sabah, guguklu saat tam sekiz kere gugukladıktan sonra bir anahtar şıkırtısı duyar bu dükkân. Saatçi her zamanki gibi yine saat sekizde açmıştır dükkânını. Kapıyı açınca duyulan ve müşteri geldiğini haber veren zil sesi bunca tik-tak sesinin arasında farklı gelir insana. Saatçiye sorsanız, tik-taklar dediğiniz çalgı aletlerinin her biri, ayrı hikâye anlatır. Zil sesi, zil sesidir sadece. Onların hikâyelerine kulak veren anlar; sen anlamazsın diye tersleyecektir üstelik. Kendini koro şefi ilan etmeden, haklısın, demezseniz sıkı bir derse hazır olun! Çünkü saatçinin çocuğu gibidir tüm saatleri.
            Her gün eni boyu bir volta atmaya yetmeyecek dükkâna girdiğinde sevgiyle etrafına bakar. Duvarlara asılmış onca değişik saatin sesini dinler. Bir tanesi bozuksa sesinden anlar hemen. Bir annenin çocuğunun gece kaç kere öksürdüğünü saymasıyla aynıdır dikkati, şefkati. Onu alt kattaki saat hastanesine götürür.
            Orada, yukarıdaki curcunanın aksine çıt çıkmaz, hastanın düzeldiğini sesinden anlayabilsin diye doktor. Burada, beyaza boyanmış duvarda rengârenk ve bir sürü çocuk eli izleri vardır. Saatçi burada saatleri nasıl tamir ettiğini anlatmıştır torununa. Çocuk, saatlere moral olsun diye rengârenk boyalarla minik ellerini kullanarak süslemiştir duvarları. Bunu annesine anlatınca kızılca kıyamet kopmuş; bir daha torununun buraya adım atamayacağı, çocuğun zihnini nasıl saçmalıklarla dolduruyorsa artık, saatçinin bunu yapamayacağı söylenmiştir ona. Duvarlardaki beyaz renk sarıya dönmüş, renkli boyalar solmaya yüz tutmuştur şimdi. Kim bilir kaç zaman önce yaşansa da bu olay, saatçi buraya her girdiğinde yüreği burkulur sanki dün olmuş gibi. O güzel, masum minicik ellere bakar, o gün ne kadar eğlendiklerini hatırlar. En sonunda eski tahta masada yatan ve iyileşmeyi bekleyen hastasına verir dikkatini. Burada tahta masadan ve alet çantasından başka bir şey yoktur. Saatle ilgilenirken oturmayı sevmez çünkü saatçi. Duvara bir şey asmaya ise kıyamamıştır, torununun minicik ellerinden birini kapatır korkusuyla.
            Yukarıda, saatlerden duvarı görmek bir hayli zordur. Kimisi yine saatçi olan babasından kalmıştır; satmaya kıyamaz, kimiyse antikadan anlamayan ve saatin değerinin bilmeyen kişilerce ucuz bir fiyata satılmıştır saatçiye. Hepsi tamir edildikten, güzelce temizlendikten sonra ayarlanır saniyesi saniyesine kardeşlerinin gösterdiği zamana. Küçük bir iskemlenin üzerinde saatlerine bakmaya, onlarla konuşmaya, onların anlattığı hikâyeleri dinlemeye bayılır saatçi. Hep saatleriyle konuşur hayatındaki herkes çekip gittiğinden beri.
            Yıllarca saatlerin içinde yaşadığından mıdır bilinmez üzerinde saat taşımasa bile, ki bu pek nadirdir, saati hep bilir; çünkü saatlerine bu kadarını borç bilmiştir.
            Köstekli saatten sonra kol saatinin moda olmasına üzülmüştür üzülmesine; ama alışmıştır. Bir zaman sonra kol saatini basmıştır bağrına. Şimdilerde kol saati de görememektedir. Bir ara herkes saati acaba benim gibi tahmin edebiliyor mudur, diye hayıflanmıştır; pek mümkün gibi gözükmemiştir bu ona. Teknolojinin günden güne geliştiğinin farkındadır tabii. Çocukların değiştiğinin de. Sadece anlam veremez insanların neden artık saat takmadığına. E, tamam, der, teknoloji gelişti, zaman da mı durdu mübarek?
            Güneşli ve güzel olması gereken bir günde dükkânın esas sahibi girer içeri. Suratından bellidir ne söyleyeceği. Bizim saatçi bilir ne diyeceğini adamın ve mahcup, susar. Adam sabırsız ve azarlar bir tonda başlar sözüne: ‘Eeee, Osman Efendi! Sekiz aydır kirayı ödemezsin. Hadi babanın hatırı vardır diye ses çıkarmadık. Bu kadar da olmaz ki be kardeşim, ya kirayı öde, ya çık!’ der, cep telefonunu çıkarıp saate bakar. Saatçinin ne diyeceğini dinlemeden kapıyı çarpar, çıkar. Zaten saatçi beyninden vurulmuşa döndüğünden pek bir şey diyebilecek halde değildir. Biricik saatlerin tiktakları teknolojiye yenilmiştir. Saatler konuşurlar aralarında:
-Gördünüz mü neyle baktı saate?
-Gördük. Biz ne güne duruyoruz?
-Yoksa saatlerimiz yanlış mı bizim?
-Saatçi yapmaz öyle şey!
-Ya yaptıysa?
-O adam niye bakmadı o zaman bize?
-Kesin saatçi kimse bize bakmasın diye yanlış ayarladı bizi!
-Saatçinin suçu bu!
-Bence de.
-Evet, onun suçu.
Üzüntüyle çevresine bakar saatçi, daha fazla dinlemek iyi gelmeyecektir saatlerini. Tiktaklardan uzak olan alt kata iner. Orada bir duvarın dibine oturur. Düşünür de düşünür: Anne babasıyla İzmir’e nasıl geldiklerini, babasının bu dükkânı nasıl bulduğunu, nasıl bu işi kurduğunu, annesiyle onun babasına nasıl yardım ettiğini, babasının o sekiz yaşındayken bu dükkânın işlerini nasıl ona öğretmeye başladığını… Babasının takvimdeki Kordon manzarasına bakarak rakı içişi gelir aklına. Kordon şurada baba neden manzarasına bakıyorsun, dediğinde saatlerle laflıyorduk evlat, cevabıdır ona saatleri sevdiren. Daha birçok bu dükkân ve saatleriyle ilgili anılar üşüşür beynine.
            Her sabah saat sekizde, guguklu saat tam sekiz kere gugukladıktan sonra bir anahtar şıkırtısı duyan bu dükkân sessizdir bu kez. Saatlerin tiktaklarından başka bir ses duyulmaz. Onların sesini de kimse dinlemez. Bu sefer akşam saat sekizde guguklu saat tam sekiz kere gugukladıktan sonra dünkü alacaklı gelir, kapıyı açar, kimseyi bulamayınca aşağı iner. Saatçiyi bir duvarın dibinde bulur. Bir tepki gelmeyince dürter onu elinin ucuyla. Öldüğünü anladığındaysa aklında sekiz aylık ödenmemiş kira bedeliyle, haber vermek için ahaliye, çıkar gider.

            Doktorlar, saatçinin sabah saat sekizde guguklu saat tam sekiz kere gugukladıktan sonra vefat ettiğini söylerler. Cenazesine, alacaklıyla beraber, tam sekiz kişi katılır. Onlar da eşraftandırlar. Alacaklı, borçlarını tahsil edeceği bir varis bulamamanın üzüntüsüyle tutar evinin yolunu. Akşam saat sekizde yemeğe otururlar. Karısının dırdırı karşısında sekiz olan adam bir yandan da söylenmektedir saatçiye. ’Şu saatçi de ne uyanık adam, tam da saatini buldu ölmenin…’

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder