Duvardaki
Kapı
H.G.
Wells
1
Üç ay kadar önce, baş başa olduğumuz
bir gece, Lionel Wallace bana Duvardaki Kapı’nın hikâyesini anlattı. O zaman,
en azından onun açısından, bunun gerçek bir hikâye olduğunu düşündüm. Hikâyeyi
anlatırken öylesine ikna ediciydi ki, ona inanmaktan başka bir şey gelmezdi
elimden. Fakat ertesi sabah, kendi evimde, farklı bir ruh hali içinde uyandım;
yatağımda yatarken, bana anlattıklarını berrak bir kafayla, onun samimi, kısık
sesinin büyüleyiciliğinden, masa lambasının loş ışığından, bizi saran büyülü
atmosferden, güzel, zarif eşyadan, yemekte kullanılan, o an için günlük
gerçeklerden uzak parıltılı küçük bir dünya yaratan peçeteler ve masa
örtüsünden, tatlı ve bardaklardan bağımsız olarak hatırladığımda, hayli
inanılmaz buldum doğrusu. “Uyduruyordu!” dedim kendi kendime: “Ne kadar da iyi
becerdi!... Başkaları neyse de, ondan böyle bir şey beklemezdim.”
Daha sonra yatağımda oturmuş sabah
çayımı yudumlarken, Wallace’ın inanılmaz hatıralarının, başka türlü anlatılması
mümkün olmayan yaşantıları bir biçimde ortaya koyduğunu, ilettiğini,
aktardığını –hangi sözcüğü kullanacağımı bilemiyorum- düşünerek, bunlardaki
şaşırtıcı gerçeklik payına bir açıklama getirmeye çalışırken buldum kendimi.
Artık bu açıklamaya sığınmıyorum.
Kafamı kurcalayan şüphelerden kurtuldum. O anda olduğu gibi şimdi de,
Wallace’ın, sırrını bana mümkün olan en yalın gerçekliği içinde anlatmak için
elinden geleni yaptığına inanıyorum. Ancak, bir rüya mı gördü, yoksa gördüğünü
mü sandı, paha biçilmez bir ayrıcalığa mı sahipti, yoksa bu garip rüyanın
kurbanı mıydı, bunu bildiğimi söyleyemem. Ölümüyle ilgili, şüphelerimi tamamen
gideren gerçekler dahi buna ışık tutmuyor.
Bu kadarına okur kendisi karar
vermeli.
Hangi yorum ya da eleştirimin bu
kadar ketum bir adamın bana güvenip sırrını açmasına vesile olduğunu şimdi
hatırlamıyorum. Sanırım, büyük bir halk hareketinde beni hayal kırıklığına
uğratan tutumu konusunda onu gevşeklik ve güvenilmezlikle suçladığım için
kendini savunuyordu. Ama aniden ileri atılıp, benim, dedi… Zihnimi meşgul eden
bir konu var.
Biliyorum, diye devam etti biraz
duraksadıktan sonra. İhmalkâr davrandım. Mesele şu… Cinler, hayaletler falan
değil… Bu sana tuhaf gelebilir Redmond… Fakat… Bana bir şey görünüyor. Her şeyi
önemsiz kılan, içimi özlemle dolduran bir şey görünüyor bana…
Etkileyici, ciddi veya güzel şeylerden
bahsederken sık sık bürünüverdiğimiz o İngiliz utangaçlığıyla duraksadı. Saint
Athelstan’den beri beni tanırsın, dedi. O an bu bana çok ilgisiz göründü. Evet,
yine duraksadı. Önce epey tereddütle; fakat sonraları daha akıcı biçimde,
yüreğini özlemle dolduran, dünyevi zevk ve hırsları onun için sıkıcı, kasvetli
ve anlamsız kılan gizi, ona görünen o güzelliğin ve mutluluğun anısını
anlatmaya başladı.
Şimdi meseleyi bilen biri olarak
düşünüyorum da, anlattıkları yüzünden okunuyordu sanki. Bu dalgın bakışını
yakalayan ve yoğunlaştıran bir fotoğrafı vardı elimde. Bir zamanlar bir kadının
–onu çok sevmiş olan bir kadının- onun hakkında söylediği bir şeyi hatırlatıyor
bana. Aniden, demişti, ilgisini yitiriyor. Sizi Unutuveriyor. Hemen burnunun
dibinde olduğunuz halde, sizi hiç umursamıyor.
Aslında her zaman ilgisiz değildi
Wallace, bir şeye dikkatini verdiğinde çok başarılı olmayı becerebiliyordu.
Kariyeri gerçekten de başarılarla doluydu. Beni uzun süre önce geride bıraktı,
yanımdan geçti gitti ve bu dünyada benim bırakamadığım bir iz bıraktı, her
neyse. Kırk yaşına basmasına bir yıl kalmıştı. Yaşasaydı hâlâ çalışıyor olacağı
ve muhtemelen yeni Bakanlar Kurulu’nda yer alacağı söyleniyor. Okulda beni
geçerdi hep, bunun için çaba da sarf etmezdi –sanki başarılı olmak için
doğmuştu. Batı Kensington’daki Saint Athelstan Koleji’nde hemen hemen tüm okul
hayatımız boyunca beraberdik. Okula başladığında eşit durumdaydık; fakat aldığı
burslar ve harika performansı sayesinde benden çok daha iyi bir dereceyle mezun
oldu. Gerçi ben de ortalama bir başarı sergilemiştim ya. “Duvardaki Kapı”yı ilk
kez okuldayken duymuştum; ikinci kez de ölümünden bir ay önce duyacaktım.
En azından onun için Duvardaki Kapı,
içinden geçildiğinde ölümsüz gerçeklere giden yolu gösteren, gerçek bir
kapıydı. Bundan kesinlikle eminim. Bu kapı hayli erken dönemde, beş altı
yaşlarında küçük bir çocukken girmişti hayatına. Büyük bir ciddiyetle oturmuş
bana itiraflarda bulunurken, kapıyı ilk gördüğü tarihi düşünüp hesap edişini
hatırlıyorum. İçeride, dedi, şarap renginde bir frenkasması vardı, beyaz bir
duvara sarılmış, açık kehribar rengi gün ışığında parlayan bir frenkasması.
Şimdi nasıl olduğunu çok net hatırlayamasam da, nedense bu izlenim kalmış
aklımda. Yeşil kapının önündeki temiz yolun üzerinde de atkestanesi yaprakları
vardı. Sarı ve yeşil lekeliydi yapraklar, kahverengi ve kirli değildiler,
öyleyse daha yeni dökülmüş olmalıydılar. O halde ekim ayıydı, diye düşünüyorum.
Her yıl bu atkestanesi yapraklarına dikkat ederim de, oradan biliyorum.
“Yanılmıyorsam, yaklaşık beş yıl
dört aylıktım.” Söylediğine göre, hayli erken gelişmiş bir çocukmuş, konuşmaya
çok erken yaşta başlamış, o kadar aklı başında ve “olgun” imiş ki, pek çok
çocuğun yedi sekiz yaşlarında zar zor yapabildiği çoğu şeyi yapmasına izin
veriliyormuş. İki yaşındayken annesi ölmüş, dolayısıyla bir mürebbiye
tarafından nispeten katı, otoriter bir terbiyeyle yetiştirilmiş. Babası ona çok
az ilgi gösteren ve ondan çok fazla şey bekleyen, hep meşgul, sert bir
avukatmış. Parlak zekâsına rağmen, yaşamı hayli sıkıcı ve renksiz buluyormuş
sanırım. Ve bir gün çekip gitmiş.
Hangi ihmalkârlığın evden tek başına
çıkıp gitmesine izin verdiğini hatırlayamıyordu, Batı Kensington yollarında
izlediği rotayı da. Tüm bunlar hafızanın kaçınılmaz bataklığında yitip gitmiş;
fakat beyaz duvar ve yeşil kapı daha dün gibi gözlerinin önündeydi.
Bu çocukluk anısını hatırlayabildiği
kadarıyla, kapıyı görür görmez tuhaf bir çekim hissetmiş, gidip kapıyı açmak ve
içeri girmek için dayanılmaz bir arzu duymuş. Aynı zamanda bu çekiciliğe kapılmanın
akılsızca ya da yanlış, hangisi olduğunu söyleyemiyordu, olacağından da
eminmiş. Şayet hafızası ona garip bir oyun oynamıyorsa, en başından beri
kapının kilitli olmadığını ve dilediği takdirde babasının ona çok kızacağını biliyormuş.
Wallace tereddüt içinde geçirdiği bu
anı bana son derece ayrıntılı bir biçimde betimledi. Kapının önünden geçip
gitmiş, sonra elleri cebinde, çocukça bir ıslık çalma gayretiyle duvarın sonuna
kadar yürümüş. Burada döküntü ve pis birkaç dükkân, özellikle de, toz içindeki
toprak borular, kurşun levhalar, musluk tıpaları, duvar kâğıdı desen
katalogları ve emaye kutuların dağınık bir biçimde durduğu bir tesisat ve
dekorasyon dükkânı olduğunu hatırlıyor. Bu nesneleri inceliyormuş gibi
yaparken, yeşil kapıya gitmek için yanıp tutuşuyormuş.
Sonra içinde bir duygu patlaması
olmuş. Yine tereddüde kapılarak vazgeçmemek için koşarak kapıya gitmiş, yeşil
kapıyı eliyle itip içeri girince kapı ardından çarparak kapanmış. Böylece, bir
anda, yaşamı boyunca peşini bırakmayan bahçeye adım atmış.
Girdiği bu bahçeyi bana etraflıca
anlatabilmek Wallace için çok zordu. Bahçede, insanın içini neşeyle, hafiflik,
iyilik ve ferahlıkla dolduran bir hava, görünümünde, tüm renkleri berrak ve
mükemmel ve parlak gösteren bir şeyler varmış. İnsan içeriye girer girmez mutluluktan
uçuyormuş – bu dünyada ancak genç ve neşeliyken yakalanabilecek o çok nadir
anlar gibi. Orada her şey çok güzelmiş…
Wallace sözlerine devam etmeden önce
bir süre dalıp gitti. Biliyor musun, dedi, sesi inanılmaz şeyler karşısında
duraksayan, kuşkulu bir insanınki gibi inip çıkarak. Orada iki büyük panter
vardı… Evet, benekli panterler. Ama ben korkmadım. İki yanında mermer
çiçeklikler sıralanan uzun, geniş bir yol uzanıyordu önümde ve bu iki kadifemsi
koca hayvan orada bir topla oynuyorlardı. Birisi başını kaldırıp bana doğru
geldi, biraz meraklı görünüyordu. Tam önümde durdu ve ona uzattığım minik elime
yumuşak, yuvarlak kulağını sürtüp mırladı. Burası büyülü bir bahçeydi.
Biliyorum. Büyüklüğü ise… Ah! Alabildiğince uzanıyordu. Sanırım, uzaklarda
dağlar da vardı. Batı Kensington nereye gitmişti, Tanrı bilir. Garip ama kendimi
evime gelmiş gibi hissettim. Biliyor musun, kapı arkamdan kapanır kapanmaz,
tüccarların yük arabalarının ve yaylılarının geçtiği, dökülmüş kestane
yapraklarıyla bezeli caddeyi unuttum, evdeki disiplin ve itaatkârlığın
kasvetini unuttum. Bir anda mutluluktan şaşkın küçük bir çocuk oluvermiştim, başka
bir dünyada. Havası mutluluk yayan, daha sıcak, daha tesirli, daha tatlı
ışığıyla ve masmavi gökyüzünde güneşin dokunduğu bulut kümeleriyle farklı
nitelikte bir dünyaydı bu. İki yanında yabani otlardan arındırılmış, güzel
çiçeklerle dolu tarhların sıralandığı ve bu iki büyük panterin dolaştığı geniş,
uzun yol, davetkâr bir biçimde önümde uzanıyordu. Küçük ellerimi panterlerin
yumuşak postlarının arasında korkusuzca gezdirdim, kulaklarını ve kulaklarının
arkasındaki duyarlı bölgeleri okşadım, onlarla oynadım, bana “evine hoş geldin”
der gibiydiler. Gerçekten de evime gelmiş gibi hissediyordum kendimi ve aniden
uzun boylu açık tenli bir kız görünüp de beni karşıladığında ve gülümseyerek
yanıma geldiğinde ve “Eee?” dediğinde ve beni kucaklayarak kaldırıp öptüğünde
ve tekrar yere indirip elimden tuttuğunda ve benimle yürüdüğünde, şaşkın
değildim, doğru olanı buymuş nedense hep gözden kaçmış mutluluklar bana
hatırlatılıyormuş gibi sevinçliydim. Hezaren başakları arasından geniş kırmızı
basamakların göründüğünü hatırlıyorum; bu basamakları çıkıp iki yanında çok
yaşlı ve koyu renkli ağaçların sıralandığı geniş bir yola geldik. Yol boyunca,
toprağı yarıp çıkan kızılağaç köklerinin arasında, mermer koltuk ve heykeller,
evcil ve dost beyaz güvercinler vardı. Bu güzel yolda kız arkadaşım bana eşlik
ediyor, başını eğip bana bakarak –şirin, kibar yüzünün hoş hatlarını, zarif
çenesini hatırlıyorum- yumuşak, makul sesle sorular sorarak, neler olduğunu
asla hatırlayamasam da, hoş olduğunu bildiğim bir şeyler anlatıyordu… Kızıl
kahverengi tüylü, ela gözlü küçük bir maymun bir ağaçtan inip yanımıza geldi ve
yanımda yürümeye başladı, gözlerini kaldırıp bana bakıyor, gülüyordu, sonra
omzuma sıçradı. Biz ikimiz büyük bir mutluluk içinde yolumuza devam ettik.
Sustu.
Devam et, dedim.
Çok az şey hatırlıyorum. Defne ağaçları arasında
düşüncelere dalmış yaşlı bir adamın yanından, muhabbet kuşlarının cıvıldaştığı
bir meydandan geçtiğimizi hatırlıyorum, geniş, gölgeli sütunlar arasından
yürüyüp hoş çeşmelerle, türlü güzelliklerle, gönlün çekebileceği şeylerle dolu
ferah, serin bir saraya geldiğimizi. Pek çok şey ve pek çok insan vardı orada,
bazılarını hala çok net hatırlayabiliyorum, bazılarını da hayal meyal; ama bu
insanların hepsi güzel ve nazikti. Bir biçimde –nasıl olduğunu hatırlamıyorum-
bana çok nazik davranıyorlar, beni orada görmekten mutlu oldukları izlenimi
veriyorlardı, hareketleriyle, ellerinin dokunuşuyla, gözlerindeki samimiyet ve
sevgiyle beni neşeye boğuyorlardı. Evet… Bir süre dalıp gitti. Orada oyun
arkadaşları buldum. Bu benim için çok önemliydi, çünkü ben yalnız bir çocuktum.
Çiçeklerden örülü bir güneş saatinin bulunduğu çimle kaplı bir bahçede neşeli
oyunlar oynanıyordu. Oynadıkça seviyordu insan… Fakat - ne gariptir ki-
hafızamda bir boşluk var. Oynadığımız oyunları hatırlamıyorum. Asla hatırlayamadım.
Sonraları, çocukken, uzun saatler boyunca, kimi zaman gözyaşları içinde, bu
mutluluğu geri getirmeye çalıştım. Bütün oyunları tekrar oynamak istedim-
odamda, kendi başıma. Hayır! Tüm hatırladığım orada duyduğum mutluluk ve
yanımdan ayrılmayan iki sevgili oyun arkadaşım… Daha sonra ciddi, solgun bir
yüzü, hülyalı gözleri olan hüzünlü, esmer bir kadın çıkageldi; eflatun rengi
yumuşak kumaştan uzun bir elbise giymişti, elinde bir kitap tutuyordu, eliyle
yanına çağırıp salonu gören bir balkona çıkardı beni- oyun arkadaşlarım gitmemi
istemediler, oyunlarını yarıda kesip gidişimi seyrettiler. Yine gel, diye
bağırdılar. Yakında yine gel. Başımı kaldırıp kadının yüzüne baktım; ama o hiç
istifini bozmadı. Yüzü çok şefkatli, çok ciddiydi. Balkonda bir sandalyeye
götürdü beni, yanında ayakta durdum, dizlerinin üzerinde tuttuğu kitaba bakmaya
hazırlandım. Sayfalar birbiri ardına açılmaya başladı. O gösteriyor ben de
hayretle sayfalara bakıyordum; çünkü kitabın canlı sayfalarında kendimi
görüyordum. Bu, benim hakkımda bir hikâyeydi ve doğduğumdan beri başıma gelen
her şey vardı içinde…
Benim için harika bir şeydi, çünkü kitabın
sayfalarında resimler değil, anlıyorsun ya, gerçekler vardı. Wallace ciddi bir
ifadeyle durdu- şüpheyle bana baktı.
Devam et, dedim. Anlıyorum.
Bunlar gerçekti- evet, öyle olsa gerek; insanlar
hareket ediyor ve nesneler ileri geri gelip gidiyordu; neredeyse unuttuğum
sevgili annem, haşin ve mağrur babam, hizmetçiler, odam, evdeki tanıdık her
şey. Sonra evin ön kapısı ve hareketli caddeler, işleyen trafik. Baktıkça
hayrete düşüyordu, yine yarı şüpheli, kadının yüzüne baktım, daha fazla şey
görebilmek için arada birkaç sayfa atladım, sonunda kendimi uzun beyaz duvardaki
yeşil kapının önünde tereddüt içinde dolanırken gördüm, yine o çelişki ve
korkuyu hissettim. Ya sonra, diye bağırdım, sayfayı çevirmek istedim; ama
hüzünlü kadının soğuk eli beni durdurdu. “Sonra?” diye ısrar ettim, elini
hafifçe iterek, olanca çocuk gücümle parmaklarını kaldırdım, teslim olup sayfa
açıldığında bir gölge gibi üzerime eğildi ve kaşımı öptü.
Ama sayfa büyülü bahçeyi göstermiyordu, ne
panterleri, ne elimden tutup beni götüren kızı, ne de gitmeme üzülen oyun
arkadaşlarımı. Batı Kensington’daki upuzun, gri bir sokağın o soğuk akşamüstü
lambalar yakılmadan önceki halini gösteriyordu; nitekim oradaydım- perişan,
küçük bir beden- kendimş zaptedemiyor, hüngür hüngür ağlıyordum, arkamdan “Yine
gel! Yakın zamanda bize yine gel!” diye bağıran oyun arkadaşlarıma dönemediğim
için ağlıyordum. Oradaydım. Bu bir kitap sayfası değildi, acı gerçeğin ta
kendisiydi; o büyülü yer ve dizinin dibinde durduğum ciddi annenin beni
engellemeye çalışan eli gitmişti- nereye kaybolmuşlardı?
Yine sustu, gözlerini şöminenin ateşinden ayırmadı
bir süre. “Ah! Geri dönmek o kadar ıstırap vericiydi ki!” diye mırıldandı.
Birkaç dakika geçince, peki sonra, dedim.
Bu renksiz dünyaya geri getirilmiş biçare küçük bir
yaratıktım. Olan biteni tam olarak idrak ettiğimde, üstesinden gelinemeyecek
bir kedere kapıldım. Herkesin içinde ağladığım için kendimi nasıl küçük düşmüş
hissettiğimi, eve geri dönüşümün utancını dün gibi hatırlıyorum. Beni
şemsiyesiyle dürttükten sonra durup benimle konuşan, altın çerçeveli gözlüğü
olan, yardımsever görünümlü, yaşlı bir beyefendi geliyor gözümün önüne. Zavallı
küçük, demişti, kayboldun galiba? Ne de olsa beş küsur yaşında bir
Londralıydım. Sonra genç, kibar bir polis çağırması, etrafımda bir kalabalığın
oluşması, beni eve götürmeleri... Üzerimdeki gözleri hissederek korku ve
hıçkırıklar içinde, babamın evinin merdivenlerinin önüne geldim. O bahçe- hâlâ
peşimi bırakmayan o bahçe hakkında hatırlayabildiklerim bu kadar. Elbette, bu yarı
şeffaf düşselliğin betimlenemez niteliklerini, sıradan yaşantılardan farkını
tam anlamıyla aktaramıyorum; fakat yaşadığım buydu… Bu bir rüya idiyse, eminim
gündüz vakti görülmüş olağanüstü bir rüyaydı… Evet! Elbette, daha sonra halam,
babam, dadı, mürebbiye, herkes beni sıkı sıkıya sorguya çekti.
Onlara anlatmaya çalıştım; babam yalan söylediğim
gerekçesiyle bana ilk dayağımı attı. Sonra halama anlatmaya çalıştım, o da
arsızca ısrarımdan dolayı beni cezalandırdı. Sonra dediğim gibi insanların beni
dinlemesi, hikâyemin bir kelimesini bile duymaları yasaklandı. Masal kitapları bir
süreliğine elimden alındı; çünkü fazla hayal kuruyordum. Eh! Bunu bile
yaptılar. Babam eski kafalıydı. Hikâyemle baş başa kaldım. Fısıldayarak
yastığıma anlattım hikâyemi- fısıldayan dudaklarıma kadar süzülen çocuksu
gözyaşlarımla ıslanan yastığıma. Ciddi ve daha ağırbaşlı dualarıma kalbimin
derinliklerinden kopan şu dileği ekledim hep: “Tanrım, lütfen rüyamda bahçeyi
göreyim. Ne olur! Beni bahçeme geri götür!” Sık sık o bahçenin hayalini kurdum.
Şimdi anlatırken bazı eklemeler yapmış, bir şeyleri değiştirmiş olabilirim
belki bilmiyorum. Bütün bunlar, anlıyorsun ya parça parça anılardan, çok erken
yaşta yaşanmış bir tecrübeyi yeniden kurma çabaları. Bu anımla çocukluğumun
diğer anıları arasında bir boşluk var. Bu mucizevî olay hakkında bir daha
konuşmamam gerektiğini düşündüğüm zamanlar da oldu.
Herkesin soracağı o soruyu sordum.
Hayır, dedi. O yıllarda, bahçeye giden yolu bir kez
daha bulmaya çalıştığımı hatırlamıyorum. Bu şimdi bana tuhaf geliyor; fakat
büyük ihtimalle, bu talihsiz maceradan sonra, yoldan sapmamı önlemek üzere
hareketlerim daha yakından izlenir olmuştu. Hayır, seninle tanıştığım zamanlara
kadar bahçeyi yeniden bulmaya çalışmadım ve sekiz ya da dokuz yaşlarında- şimdi
inanılmaz gelse de- bahçeyi tamamen unuttuğum bir dönem de oldu. Benim Saint
Athelstan’daki halimi hatırlıyor musun?
Elbette!
O günlerde gizli bir hayalim olduğunu hiç belli
etmedim değil mi?
2
Ani bir gülümsemeyle gözlerini kaldırdı.
Hiç benimle Kuzeybatı Geçidi oyunu oynamış mıydın?
Hayır, elbette hiç karşıma çıkmadın. Hayal gücü kuvvetli her çocuğun her gün
oynadığı bir oyundur bu, dedi. Oyunun amacı okula giden Kuzeybatı Geçidi’ni
keşfetmekti. Okul yolu çok sıkıcıydı; oyun dolambaçlı bir yol bulmaktan
ibaretti. Evden on dakika erken çıkar, ümitsiz görünen bir yöne doğru giderdim
ve tanımadığım sokaklardan geçerek hedefime ulaşmaya çalışırdım. Bir gün
Campdell Hill’in öte tarafındaki kenar mahallelere daldım. Bu sefer oyunun
galip geldiğini ve okula geç kalacağımı düşünmeye başlamıştım. Çaresizlik
içinde, çıkmaz sokak gibi görünen bir sokağa girdim, sonunda bir geçitle
karşılaştım. Yeniden ümitlenerek aceleyle içeri daldım. Hâlâ başarabilirim,
diyordum kendime. Nedense bana çok tanıdık gelen, pis ve döküntü dükkânların
bulunduğu dar bir sokaktan geçtim, bir de ne göreyim. Uzun beyaz duvar ve
büyülü bahçeme açılan yeşil kapı karşımda duruyordu. Aniden kafama dank etti. O
bahçe, o muhteşem bahçe bir düş değildi işte.
Durdu.
Sanırım bahçeyle ilgili bu ikinci yaşantım, meşgul
bir öğrenci ile sınırsız boş zamana sahip küçük bir çocuğun dünyaları
arasındaki farkı ortaya koyuyor. Her neyse, bu kez bir an bile içeri girmeyi
düşünmedim. Anlıyorsun ya. Öncelikle kafam, okula zamanında varma fikriyle
doluydu, dakiklik rekorumun kırılmasını istemiyordum. En azından kapıdan şöyle
bir bakmak için az da olsa bir istek duymuş olmalıyım, evet. Böyle bir şey
hissetmiş olmalıyım; fakat kapının cazibesini okula zamanında varma
kararlılığımın önünde bir engel gibi gördüğümü hatırlıyorum. Şüphesiz bu keşfim
beni çok etkilemişti. Yoluma devam ederken aklım orada kalmıştı; ama yoluma
devam ettim. Beni durdurmadı. Saatime bakarak kapının önünden geçip gittim,
hala on dakikam vardı, yokuş aşağı inerek tanıdık yerlere geldim. Evet, nefes
nefese kalmış, terden sırılsıklam olmuştum; ama okula da zamanında varmıştım.
Paltomu ve şapkamı askıya astığımı hatırlıyorum. Kapının önünden geçip gitmiş,
onu ardımda bırakmıştım. Tuhaf, değil mi?
Düşünceli gözlerle bana baktı. Elbette o anda
kapının hep orada olmayacağını bilmiyordum. Okul çocuklarının hayal güçleri
sınırlıdır. Sanırım onun orada bulunmasının ve istediğimde beni ona götürecek
yolu bilmenin olağanüstü güzel olduğunu düşündüm; ama okul beni bekliyordu. O
güzel, tuhaf insanları tekrar gördüğümde neler olacağını düşünüp durduğumdan, o
sabah okulda epey şaşkın ve dikkatsizdim galiba. Garip, ama beni görünce
sevineceklerinden hiç şüphem yoktu. Evet, o sabah bahçenin, yorucu derslerden
kaçıp zaman zaman sığınabileceğim eğlenceli bir yerden ibaret olduğunu düşünmüş
olmalıyım. O gün oraya bir daha gitmedim. Ertesi gün öğleden sonra tatil olması
bu kararımı etkilemiş olmalı. Belki de içinde bulunduğum dağınık ruh hali
ağırlık yapmış, oraya gidebilecek hal bırakmamıştı. Bilmiyorum. Tek bildiğim,
büyülü bahçe zihnimi o kadar meşgul ediyordu ki, bunu kendime saklayamadım.
Hani Çakırkeyif adını taktığımız bir çocuk vardı, neydi adı, ona anlattım.
Hopkins, dedim.
Tamam, Hopkins. Ona anlatmak hoşuma gitmedi. Nedense
bunu ona anlatmamın kurallara aykırı olduğuna dair bir his vardı içimde; ama
yine de dayanamadım. Okul dönüşü yolun bir kısmını beraber yürürdük. Konuşkan
bir çocuktu. Büyülü bahçeden bahsetmeseydim başka şeyler konuşacaktık; ama
benim başka bir konuyu düşünmem mümkün değildi. Böylece boşboğazlık ettim. Ve
o, sırrımı ifşa etti. Ertesi gün teneffüste büyülü bahçe hakkında daha fazla
şey öğrenmeye can atan, üst sınıflardan yarım düzine çocuk yarı alaylı bir
tavırla etrafımı sardı. Koca Faxcett vardı, onu hatırlıyor musun, sonra Carnaby
ve Morley Reynolds. Sen de orada mıydın acaba? Ama orada olsan hatırlardım
sanırım.
Bir çocuk garip duygular besler. Bu yaptığımdan
dolayı içten içe kendimden tiksinsem de, benden büyük çocukların ilgisi
gururumu okşamıştı. Özellikle Crawshaw, besteci Crawshaw’ın oğlu, hatırlıyor
musun, bunun duyduğu en iyi yalan olduğunu söylediğinde, bu övgünün o an için
hoşuma gittiğini hatırlıyorum. Öte yandan, gerçekten da kutsal bir sır olduğunu
hissettiğim bir şeyi açıklamaktan dolayı duyduğum utanç bana acı veriyordu.
Şeytan Fawcett bahçedeki kızla ilgili bir şaka yaptı.
Wallace’ın sesi o utanç dolu anıyla kısıldı.
Duymazlıktan geldim, dedi. Neyse, daha sonra Carnaby bana küçük yalancı dedi ve
ben anlattıklarımın gerçek olduğunu söylediğimde benimle tartışmaya başladı.
Yeşil kapının nerede olduğunu bildiğimi ve onları on dakika içinde oraya
götürebileceğimi söyledim. Carnaby dürüstlük tasladı ve bunu yapmak zorunda
olduğumu, söylediklerimi kanıtlamam gerektiğini, aksi takdirde cezasını
çekeceğimi söyledi. Carnaby seni köşeye sıkıştırdı mı hiç? Ancak o zaman
anlayabilirsin benim ne duruma düştüğümü. Hikâyemin gerçek olduğuna yemin
ettim. Crawshaw araya girdi; ama Carnaby’nin eline düşmüş birini kurtaracak
kimse yoktu okulda. Carnaby oyunu kazanmıştı. Heyecanlandım, kulaklarım
kızardı, biraz da korktum. Aptal küçük bir çocuk gibi davrandım ve sonuçta
büyülü bahçeme tek başıma gitmek yerine, yanaklarım ve kulaklarım kıpkırmızı,
gözlerim yanarak, ruhum ıstırap ve utanç içinde kıvranarak, alaycı, meraklı ve
tehditkâr altı okula arkadaşıyla birlikte büyülü bahçeme doğru yola koyuldum.
Beyaz duvarlarla yeşil kapıyı asla bulamadık.
Yani?
Yani bulamadım. Mümkün olsaydı bulurdum. Sonra
yalnız başıma gittiğimde de bulamadım. Asla bulamadım. Tüm okul günlerim
boyunca aradım durdum; ama ona bir daha hiç rastlamadım, hiç.
Çocuklar meseleyi büyüttüler mi?
Hem de nasıl… Carnaby, ahlaksızca yalan söylediğim
için bana cephe aldı. Hüngür hüngür ağladığımı görmesinler diye eve gizlice
girip üst kata saklandığımı hatırlıyorum. Fakat ağlamaktan bitap düşüp uykuya
dalmamın sebebi Carnaby değil, bahçe, hayalini kurduğum o güzel öğle sonrası,
tatlı dost kadın ve beni bekleyen oyun arkadaşlarım, yeniden öğrenmeyi ümit
ettiğim o oyun, unuttuğum o güzel oyundu. İnanıyorum ki, eğer söylememiş
olsaydım, belki de… O günden sonra çok kötü bir dönem geçirdim. Geceleri
ağlıyor, gündüzleri rüyada gibi dolaşıyordum. İki dönem boyunca gevşedim ve
kötü notlar aldım. Hatırlıyor musun? Elbette hatırlarsın. Beni kendime getiren
sendin. Matematikte beni geçmen kendime getirdi beni.
3
Arkadaşım bir süre sessizce ateşin kızıl yüreğine
dikti gözlerini. Sonra, on yedi yaşıma kadar onu bir daha görmedim, dedi.
Bir burs için Oxford’a gidiyordum, arabayla
Paddeington’dan geçerken kapı üçüncü kez göründü bana. Çok kısa bir an
görebildim. Tek atlı arabanın penceresine kolumu dayamış bir sigara içiyor ve
hiç kuşku yok, bir hayat adamı olduğumu düşünüyordum ki, aniden kapı, duvar ve
unutulmaz, hâlâ ulaşılabilir şeylere dair o hisler yeniden karşıma çıktı.
Yanından gürültüyle geçip gittik. Epey uzaklaşıp
köşeyi dönene kadar arabayı durdurmayı akıl edemeyecek kadar şaşkındım.
İrademle bir an boğuştuktan sonra, arabanın yanındaki küçük kapıyı tıklatıp
saatime baktım. Buyurun efendim, dedi arabacı kibarca. Şey, yok bir şey, diye
bağırdım. Kusura bakma, zamanımız kısıtlı, devam et… Ve arabacı yola devam
etti.
Bursu kazandım. Bunu öğrendikten bir gece sonra
babamın evinde, üst kattaki küçük çalışma odamda şöminenin karşısında oturmuş,
babamın övgü dolu sözleri- çok nadir dile getirdiği övgüleri- ve derin öğütleri
kulaklarımda çınlarken, en sevdiğim pipomu, funda kökünden yapılma o güzel
pipoyu, tüttürüyor ve uzun beyaz duvardaki kapıyı düşünüyordum. Eğer dursaydım,
diye düşündüm, bursu alamayacaktım, Oxford’a gidemeyecektim, beni bekleyen
muhteşem kariyeri mahvedecektim. Bazı şeyleri daha iyi görmeye başlıyorum.
Derin düşüncelere daldıysam da kariyerimin bu fedakârlığa değdiğinden şüphe
etmedim. Oradaki sevgili arkadaşlarım ve bahçenin berrak havası çok tatlı
geliyordu bana, çok güzel; fakat artık uzak. Artık ilgim bu dünya üzerinde
yoğunlaşıyordu. Önümde açılan başka bir kapı görüyordum, kariyerimin kapısını.
Evet, dedi ve iç geçirdi. Bu kariyere hizmet ettim.
Çok ama çok çalıştım. Fakat o günden sonra büyülü bahçeyi rüyamda binlerce kez
gördüm, kapısını da dört kez daha gördüm. Bir anlığına da olsa… Evet, dört
kez... Bir süre için bu dünya çok parlak ve ilginçti, hayatın son derece
anlamlı, fırsatlarla dolu olduğunu düşünüyordum ve bahçenin yarı silik cazibesi
buna kıyasla hafif ve uzak kalıyordu. Kim güzel kadınlarla ve seçkin adamlarla
yemeğe çıkarken panterleri sevip okşamak ister ki? Parlak bir gelecek vadeden
bir adam olarak Oxford’dan Londra’ya geldim. Parlak bir gelecek, yine de bazı
hayal kırıklıkları oldu. İki kere âşık oldum, bu konuya girmeyeceğim; fakat bir
keresinde, gelmeye cüret edip etmeyeceğimden şüphesi olduğunu bildiğim biriyle
randevuma giderken, Earl’s Court yakınlarında pek sık kullanılmayan bir yoldan
kestirmeden gitme riskini göze aldım ve o tanıdık beyaz duvarlarla yeşil kapı
karşıma çıktı. Tuhaf, dedim kendi kendime bu kapının Campden Hill’de olduğunu
sanıyordum. Burası bir türlü hatırlayamadığım, tıpkı Stonehenge’in taşlarını
boşu boşuna saymaya çalışmak gibi, o yer, o tuhaf gündüz düşümdeki yer ve niyet
ettiğim şeyi yapmak üzere, önünden geçip gittim o öğlen kapı beni hiç
cezbetmedi. Kısa bir an kapıyı açma isteğine kapıldım, bunun için üç adım atmam
yeterliydi, açılacağından emindim; ama bunu yaparsam, benim için bir gurur
meselesi olan randevuya geç kalacağımı düşündüm. Oraya zamanında vardığıma
pişman oldum sonra. En azından kapının aralığından içeriye bir göz atabilir,
panterlere el sallayabilirdim; fakat aranarak bulunmayan şeyin yeniden peşine
düşmenin faydasız olduğunu çoktan öğrenmiştim. Evet, bu kez gerçekten
üzülmüştüm.
Ondan sonraki yıllarda çok çalıştım ve kapıya hiç
rastlamadım. Kapı ancak bundan kısa süre önce bana geri döndü. Gelmesiyle
birlikte, sanki dünyayla arama bir sis tabakası girdi. Bir daha o kapıyı
göremeyecek olmanın son derece hazin ve acı olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Belki fazla çalışmaktan yorgun düşmüştüm biraz, belki de hep işittiğim o kırk
yaş bunalımına girmiştim. Bilmiyorum. Fakat son zamanlarda bir şeyler için çaba
harcama hevesimi yitirdim, tam da çalışmam gereken- tüm bu yeni siyasi
gelişmelerin yaşandığı- bir zamanda. Tuhaf, değil mi? Fakat hayatı çok
zahmetli, ödüllerini de, elde ettikçe ucuz bulmaya başladım. Kısa bir süreden
beri bahçeye karşı müthiş bir özlem duyuyorum. Evet- ve onu üç kez gördüm.
Bahçeyi mi?
Hayır, kapıyı. Ve içeri girmedim.
Masanın üzerinden bana doğru eğildi, sesinde yoğun
bir keder vardı. Üç kere geçti bu şans elime, üç! Eğer o kapı bir daha kendini
bana sunarsa, bu toz ve sıcaktan, bu boş gösterişten, bu zahmetli
anlamsızlıktan çıkıp kapıdan içeri gireceğim diye yemin etmiştim. İçeri girecek
ve bir daha geri dönmeyecektim. Bu kez orada kalacaktım. Yemin ettim ve elime
fırsat geçtiğinde, içeri girmedim.
Bir yıl içinde üç kez kapının önünden geçtim ve
içeri giremedim. Geçtiğimiz yıl tam üç kere. Birincisi, Kiracı Kanunu için acil
oylama yapıldığı ve hükümetin üç oyla kurtulduğu geceydi, hatırlıyor musun?
Bizden hiç kimse, karşı taraftan birkaç kişi dışında belki, o gecenin öyle
biteceğini tahmin etmiyordu. Sonra görüşme sonuçsuz kaldı. Ben, Hotchkiss ve
kuzeni Brentford’ta yemek yiyorduk, ikimizin de oylamada eşi yoktu. Bizi
telefonla çağırdılar, alelacele kuzeninin otomobiline atlayıp yola çıktık ve
ucu ucuna yetiştik. Yolda benim duvarla kapının önünden geçtik. Ay ışığında
kurşuni bir renk almıştı, farların ışığıyla parlak bir sarıya büründü; ama o
kapı olduğu kesindi. Aman tanrım, diye bağırdım. Ne oldu, dedi Hotckiss. Bir
şey yok, diye cevap verdim ve o an öylece geçip gitti. İçeri girdiğimde, parti
sözcüsüne büyük bir fedakârlıkta bulundum, dedim. Herkes gibi, dedi ve aceleyle
yürüdü gitti. O anda elimden başka bir şey gelmezdi. İkinci seferinde hasta
yatağındaki babama, o katı yürekli yaşlı adama elveda demeye gidiyordum. O
zaman da hayatın gerçekleri ağır basmıştı. Ama üçüncüsü farklıydı. Bir hafta
önceydi. Hatırladıkça vicdan azabı çekiyorum. Gurker ve Ralphs’la birlikteydim,
biliyorsun, Gurker’la görüşmem bir sır değil artık. Frobisher’da yemek
yiyorduk, derken sohbet koyulaştı. Yeniden yapılanan bakanlıktaki konumumun ne
olacağı konusu her an açılacak gibiydi. Evet, evet. Mesele halledildi. Bunu
şimdiden konuşmaya gerek yok; fakat senden sır saklamam da gereksiz. Evet,
teşekkür ederim. Teşekkür ederim. Ama hikâyemin devamını dinle.
O gece her şey çok belirsizdi. Durumum çok hassastı.
Gurker’dan kesin bir söz almaya çalışıyordum; ama Ralphs’ın orada bulunuşu
elimi kolumu bağlıyordu. Havadan sudan konuşarak sürdürdüğümüz sohbetin
doğrudan beni ilgilendiren konuya gelmemesi için beynimi zorluyordum. Buna
mecburdum. Ralphs’ın o günden sonraki davranışları temkinli tavrımı haklı
çıkardı. Ralphs’ın Kensington High Caddesi’nde bizden ayrılacağını biliyordum,
ondan sonra Gurker’ı ani bir açık sözlülükle şaşırtabilirdim. Bazen insanın bu
tür küçük oyunlara başvurması gerekiyor. Sonra önümüzdeki yolun aşağısında bir
kez daha o beyaz duvarı ve yeşil kapıyı gördüm. Konuşa konuşa önünden geçtik.
Önünden geçip gittim. Gurker’ın keskin profilinin gölgesi hala gözümün önünde.
İri burnunun üzerine eğdiği silindir şapkasıyla, atkısının kıvrımlarıyla, benim
gölgemin ve Ralphs’ınkinin önünden gidiyordu. Kapıyı bir iki metre geçmiştim.
Şimdi onlara iyi geceler deyip içeri girsem ne olur, diye sordum kendi kendime.
Öte yandan Gurker’a konuyu açmak için kıvranıyordum.
Kafam diğer sorunlarımla öylesine doluydu ki, bu
soruya cevap veremedim. Benim deli olduğumu sanırlar, diye düşündüm. Ya birden
bire ortadan kaybolursam? Ünlü politikacı esrarengiz bir şekilde ortadan
kayboldu. Bu, beni etkiledi. Bu kriz anında bin bir önemsiz, dünyevi şey beni
etkiledi. Daha sonra mahzun bir gülümsemeyle bana döndü. Alçak sesle, işte
buradayım, dedi. İşte buradayım, diye tekrarladı. Şansımı kaybettim. Kapı bir
yıl içinde üç kez sunmuştu kendini bana, huzura, mutluluğa, hayal bile
edilemeyecek güzelliğe, dünya üzerinde kimsenin bilemeyeceği hoşluğa açılan o
kapı… Ve ben onu reddettim Redmond, elimden kaçırdım.
Nereden biliyorsun?
Biliyorum, biliyorum. Şimdi bununla baş etmem
gerekiyor, özlediğim o anlar geldiğinde var gücüyle beni kapıdan alıkoyan
görevlerime sarılmalıyım. Başarılı olduğumu söylüyorsun, bayağı, göz boyayıcı,
usandırıcı, kıskanılan başarı. Evet, ona sahibim. İri elinde bir ceviz
tutuyordu. Eğer bu benim başarım olsaydı, dedikten sonra cevizi kırdı ve uzatıp
bana gösterdi. Sana bir şey söyleyeyim mi Redmond? Bu kayıp beni mahvediyor.
İki aydır, daha doğrusu on haftadır, en gerekli ve acil işler dışında bir iş
yapmadım. Ruhum yatıştırılamaz bir pişmanlıkla dolu. Geceleri, tanınma
olasılığımın düşük olduğu zamanlarda, dışarı çıkıyorum. Evet. İnsanlar bunu
bilselerdi ne düşünürlerdi acaba? Bir kapı, bir bahçe için yas tutarak, kimi
zaman neredeyse sesli sesli ağlayarak, tek başına dolanan ve bütün kabinenin
sorumluluğunu taşıyan bir kabine başkanı.
4
Solgun yüzünü ve gözlerindeki o tanıdık, hüzünlü
pırıltıyı görebiliyorum şimdi. Bu gece onu çok net görüyorum. Oturmuş onun
sözlerini, sesini vurgularını düşünüyorum, ölüm ilanının yer aldığı, dün
akşamın Westminister Gazette’i kanepemin üzerinde duruyor hala. Bugün öğle
yemeğinde kulüp onun ölüm haberiyle çalkalanıyordu. Tek konuştuğumuz konu
buydu.
Cesedini dün sabah erken saatlerde, Doğu Kensington
İstasyonu yakınlarında bir hendekte bulmuşlar. Bu hendek, demiryolunun güneye
doğru uzatılması için açılan iki kanaldan biri. Halkın girmesini önlemek üzere
etrafına çekilen tahta perdede, o tarafta oturan işçilerin rahatça girip
çıkması için küçük bir kapı açılmış. Kapı iki işçi arasındaki bir yanlış
anlamadan dolayı kilitlenmeden bırakılmış ve o da bu kapıyı açmış. Kafam
sorular ve muammalarla dolu. Öyle anlaşılıyor ki, o gece Parlamento’dan oraya
kadar yürümüş, son zamanlarda evine genellikle yürüyerek gidiyordu. Geç vakitte
paltosuna sarınmış, kararlı bir biçimde boş sokaklarda yürüyen kara siluet
onunki olmalı. Acaba istasyon yakınlarındaki solgun elektrik ışığı altında kaba
tahta duvar ona beyaz mı göründü? Kilitlenmemiş bu ölümcül kapı anılarını mı
hatırlattı ona? Hem zaten, duvarda bir yeşil kapı var olmuş muydu hiç?
Bilmiyorum. Hikâyesini bana anlattığı biçimde size
aktardım. Wallace’ın az rastlanır; ama benzerleri daha önce de görülmüş bir
sanrı türüyle dikkatsizlikten düşülen bir tuzağın arasındaki benzerliğin
kurbanı olduğunu düşündüğüm zamanlar oluyor; ama buna tüm kalbimle inanmıyorum
doğrusu. Benim batıl inançlı olduğumu ve aptallık ettiğimi düşünebilirsiniz;
fakat Wallace’ın gerçekten bir duvar ve bir kapı biçimine bürünmüş bir çıkış,
çok daha güzel bir dünyaya açılan gizli ve tuhaf bir geçit sunan olağanüstü bir
şeye, bir yeteneğe, duyguya- nasıl adlandırılabilir bilemiyorum- sahip olduğuna
ikna oldum sanırım. Ne olursa olsun, diyeceksiniz, sonunda Wallace’a ihanet
etti işte. Ama gerçekten, ona ihanet etti denilebilir mi? Burada düş
kuranların, hayal gücüne sahip insanların kendilerine özgü gizemi söz konusu.
Bizim bakışımız açık ve sıradan, tahta kapı ve hendek. Bizim gün ışığı
ölçütlerimize göre o, emniyeti bırakıp karanlığa, tehlikeye ve ölüme doğru
yürüdü. Ama o böyle mi görüyordu?
Hiç yorum yok :
Yorum Gönder