12 Temmuz 2015 Pazar

Yeniden Düzenlen-mesi Gereken Kitap

             Zülfü Livaneli'nin Konstantiniyye Oteli'ni okudum bu hafta. Doğan Kitap'tan çıkmış olmasına rağmen redaksiyon konusunda sıkıntıları var. Bu da romanı okurken yavaşlamanıza neden oluyor. 
           Hikâyelerde tekrarlar var. Bazılarının ise keşke biraz daha hayatına girebilseydik dedim. 
           Konstantiniyye Oteli'nin içerisindeki insanların hayatlarını incelerken yakın ve uzak tarihimiz ile ilgili olayların üzerinden geçiyoruz, ayrıntılarını öğreniyoruz. Kitapta birçok yerinde eleştiri var.
           Zehra ve Emre'nin hikâyesi çok bölünse de güzel. Zehra'nın şehrin en eskileriyle konuştuğu bölümler keşke daha fazla olsaydı.
           Ufak aksiliklere rağmen bence keyifle okunabilecek bir roman. İyi okumalar.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Okutul-ması Gereken Kitap

Bir döksem derdimi denizler taşar
Anlatsam yargıca, yargıç da şaşar
Hakkımı istesem ölmüşsün derler
Vergiye salgıya bu ölü yaşar

İstese bulunur kitapta yeri
Hazret-i İsa’yı gösterir diri
Bu sözü söyleyen kimdir denirse
Yaşarken yaşamaz garibin biri


            Aziz Nesin’in yarattığı karakter Yaşar Yaşamaz’ın dizeleri, bize derdini az çok anlatıyor aslında. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, nüfus cüzdanını Çanakkale Savaşı’nda şehit düştüğü gerekçesiyle alamayan Yaşar’ın başından geçen trajikomik hikâyeyi anlatır. Tuhaf olan okula gitmek, evlenmek, iş bulmak istediği zaman yaşamadığı iddia edilen; fakat iş vergi vermeye, askere gitmeye, akıl hastanesine yatmaya geldiği zaman yaşayan Yaşar’ın hikâyesinin gerçek olmasıdır. Aziz Nesin bu romanın ana hikâyesini 1948 yılında Harbiye Askeri Cezaevi’nde tanıştığı Osman Kuzeyli’nin anlattıklarından yola çıkarak yazmıştır. Osman Kuzeyli’nin de nüfus memurluğundaki bir hatadan dolayı nüfus cüzdanı yoktu; fakat hapishanedeydi işte. Taşlama ustası Aziz Nesin’in kaleminden çıkan kitap bizi ağlanacak halimize güldüren kitaplardan. Ayrıca denk gelirseniz tiyatro oyununu da izleyin derim. İyi okumalar.

Kaçan Fırsatlar Otobüsü yahut Kısmet

          Bekle! Of! Otobüse yetişmeye çalışmak ne zormuş. Hele burkulmuş bir ayakla. Hele insanların bakışları bu kadar tuhaflaşmışken. Lanetler önce ayağıma, sonra bana bakıyor; bir acıma ünlemi dökülüyor o gözlerden istemsiz. Böyle bir ayakla hayat boyu yaşamak zorunda olsam ne olurdum acaba? Katil? Mümkün. İnsan bu bakışlara nasıl alışır, toplum neden insanı buna alıştırır? Ah, o gözler, o sinsi gözler o kadar çok şey anlatıyor ki. Acımak mesela… İyi ki ben bu durumda değilim, yaşasın, demenin en insanlaştırılmış, medenileştirilmiş, sevinirken vicdan azabına mahal vermeyen uyarlaması… Bir kişi daha bana kocaman kocaman gözlerle bakarsa imdat, diye bağıracağım. İçteki pisliği saklamak için bu ne çaba? Halbuki o pislik siz fark etmeden gözlerinizden akıyor bayım. Buyurun, silmek isterseniz bu mendili kullanın. Yalnız unutmayın, bu sizin iyi bir insan olmanıza yetmeyecektir. Çünkü içiniz o kadar pis ki. Bu kadarcığını temizlemekle tamamen arınamazsınız. İyi günler!
Öğürüp duruyorum, tüm nefretimi kusamıyorum. İçimdeki soru çimdikliyor beynimi. Ya ben de böyle yapıyorsam? Ya ben de aynı kızdığım insanlar gibiysem? O zaman bu beni ne yapar? Onlardan daha kötü olmaz mıyım? İkiyüzlü olmaz mıyım? Ama ben… Ben öyle biri değilim… Yani… Galiba.
Şu otobüse bir yetişsem! Gerçekten yoruldum. Gerçeklerden de yoruldum. Bu yavaşlığım beni ne kadar delirtse de yetişmeliyim. Bunca ay bekledikten sonra geç kalamam bu iş görüşmesine. Nihayet kapıya vardım, son adam da bindi. Ha gayret… Ama kapı… Kapandı. Şaka… Gerçekten şaka… Şoför pişmiş kelle gibi sırıtarak doldu, diyor. Ayağıma şöyle bir baktı. Seni görebildiğime göre dolu falan değil açsana kapıyı. O aynadan beni görüyordun değil mi bunca zaman? Bir de güldü adam. Benimki de laf. Acımasınlar diyen başkasıydı sanki. Acımadılar işte ne oldu? Toplumca giymemiz gereken maskeleri giymediğimizde de fena olacakmış demek. En iyisi olmadığımız kimseler gibi dolanmak mı etrafta? Gibi yaparak, -mış gibi yaşayarak… Vazgeçtim acıyarak bakabilirlerdi aslında. Pardon, düşüncemizi iade edip iş görüşmesini alabiliyor muyduk? Dünyayı ben kurtaracağım sanki.
Taksiye verecek param yok, otobüs de hayatımın fırsatlarından birini ardına zincirleyip yavaştan kalkıyor. Her zamanki gibi ben, bu fırsatın kaçmasını sadece izliyorum. Şu ayağım iyi olaydı otobüsü tekmeler hıncımı alırdım. Alırdım… Kimi kandırıyorsam. Ayağım sağlam olsa eminim bir bahane bulup kinimi yine çöplüğe dönmüş içime kusacaktım. Bu huyumdan da bir sıkıldım ki, o kadar olur. İnsanlar bana nasıl davranırlarsa davransınlar onlara karşı kötü davranmamak, davranamamak herhalde bir çeşit aile geleneği. Aynısından babamda var. Biri yanağıma mı vurdu, öbür yanağımı uzatayım. Nasıl öğretmişse bu saçma sapan sürekli alttan alan insan modelini. Adeta inatçı bir leke. Çıkmıyor, çıkmıyor, çıkmıyor. Artık iyi olmak istemiyorum ben. Başkalarının üzerine basarak, duygularını çiğneyerek mutlu olasım var. Diğer insanların bana yaptığı gibi. O zaman ne farkım kalır onlardan? Kalmazsa kalmasın farklı olunca ne oluyor sanki? Daha çok hor görülme, daha çok kendine benzetme çabası… Olan bu. Farklılık dediğinin bir işe yaradığı yok yani karın ağrısından, gönül bulantısından başka. Herkes gibi olmaktır belki de yıllar yılı aradığım, mutluluk dedikleri, tatmadığım, tattıysam da çok çabuk bittiğinden farkına varamadığım duygunun anahtarı. Mutlu olduğumda, eğer olursam tabii, onun mutluluk olduğunu nasıl anlarım? Aşka benzer mi? Bir defa âşık olmuştum galiba. Bana söylenen oydu en azından. Onu görmediğim zaman yoktu. Hayali, hep dolaşırdı benimle. Arkadaşlarımla dedikodu yaparken bir köşeye ilişir muzip muzip bakardı, yolda yürürken benimle yürür, akşam hep benimle uyurdu. Onun etten kemikten halini gördüğümdeyse karnımda bir acı hissederdim. Bu beni hüngür hüngür ağlatacağına gülümsetirdi. Tabi bu aşkın taze olduğu zamanlardı. Son kullanma tarihi geçmiş ve kesilmiş süt haline geldiğinde onu hala içmeye çalışan ben, ondan zehirlenerek uzun bir süre insan içine çıkamamıştım.
Mutluluk da bedeni terk ederken acı veriyor muydu? Veya sonrasındaki boşluk hissini? Öyleyse mutluluk kalsın, istemez. Benim aşk hayatındaki bu bahtsızlığım başka yerlere de sıçramış, tedavisi mümkün olmayacak şekilde onları da sarmıştır kesin. Sonunda iyi bir olay olmasına izin vermiyordur. Sonu mutlu biten filmleri izledim. Sadece izledim. Yaşamadım hiç. Peri masalı bitip de gerçek perdesi aralanınca o perdeden gördüğüm, bana bu konuda bir film süresince bile mutlu olunamayacağını hatırlatıyordu. O yapmacıklık sandığım şey, neden sorusunu sordurarak gerçeğe dönüşüp göze kaçmış toz misali batıyordu. Rahatsız edilmek istemiyordum bu şekilde. Ben de yatağımı tek kişilik yaptım duygu ve düşüncelerimle beraber. Çift kişilik yatak benimle konuşuyor, onun hakkında yanıtlayamadığım sorular soruyor, yaylarını acımasızca gönlüme batırıyordu çünkü. Hep çift kişilik yatak yüzündendi bu sorular. Yatak olmasaydı bu ilişkiye devam ederdim ben tüm salaklığımla. Yatak, acımasız davranıyordu da onun kadar değil. Her gece kafamı çevirip baktığımda yatağın boş tarafı yerine onu görseydim belki yatakla hiç muhabbete girmez, onunla mutlu olurdum. Mutlu olmaya yaklaştığımı zannederken mutluluğun benden koşarak kaçtığını öğrenmek boşluklardan oluşan bana bir boşluk daha eklemişti. O kadar boşluğum vardı ki hangi birine üzüleyim sorusunu yanıtlayamadım ve ağlayamadım.
Ayrılalım, dediğinde ona sadece baktım, arkamı dönüp yoluma devam ettim. Öyle yapmış olmalıyım; çünkü kendime geldiğimde yürüyordum, o yoktu. Bir korkak gibi gitmiştim yanından hiçbir şey sormadan, söylemeden ağladığımı görmesin diye.
            Otobüs… Yürü git ne yapayım. Yeter be! Ama bu… O mu yoksa? Yanıldım mı ki? Yok yahu ben yanılsam üzüntülerim yanılmaz bu O. Fırsatlar otobüsüne binmiş hayatımdan yavaş yavaş ayrılıyor. İş görüşmesi de gitti. Neden her şey ters gitmek zorunda? Ters gitmezse bir gün hiçbir şey, hayata hayat demem canım ben, acısız olur mu? Şansla işler nereye kadar? Bu şansla hiçbir yere olmadığı kesin zaten. Vallahi yığılacağım yol ortasına. Biri acır da hastaneye götürür belki. Pes ettim artık.
            Sahi… Otobüse yetişmiş olsaydım ne olurdu? Hayatımda ne değişirdi? Bir işim olacağı ya da en azından denedim diyebileceğim kesin. Ama o işte mutlu olabilir miydim? Bunca aydır boş gezdiğimden değil miydi oraya girmek istemem? Öyleydi… Öyleydi ya mutlu olmak istediklerimden şimdiye kadar bir hareket görmemiştim. Belki emin olamadığımdaydı mutluluk. Belki ben hep yanlış karta oynuyordum. Bir kere de buna oynasaydım ne olurdu? Oynayabilseydim… Farz edeyim alındım bu işe… Eee? Bir kere beni iş tatmin etmeyeceğinden yine mızırdanırdım. Sonra… Alışırdım. Herkesin öyle ya da böyle alıştığı mutsuzluğa. Zaten mutsuzum. Daha da mutsuz olurdum. Otobüse binseydim onu görünce yelkenleri suya indirecektim. En azından konuşacaktım onunla. Sonra o numaramı isteyecekti, eminim. Ego kırıntılarını üzerimde denemek en sevdiği şeydi çünkü. Her yanlış yaptığında ona daha sıkı sarılan bir salağa ne yapsın başka? Yine aramızda bir şeyler olacaktı. Yine ben önce mutlu olacaktım. Ya da bu sefer yenik başlayacaktım bu ilişkiye, her seferinde her şeye evet demiş taraf olarak. O yine istediğini yapacak ve affedilecekti. Ben ise işte ve evde mutlu olamayan, sadece uykusunda zebanilerin yakasını bıraktığı, ki o da şüpheli rüyaları kontrol edemediğimize göre, bir kurban olacaktım yeniden. İkinci bir şansı o otobüse binseydim hem bu işe hem de ona verir miydim gerçekten? Hayat beni hiç mi akıllandırmamıştı? Galiba akıllanmıştım. Tek sorun aklımı canım istediğinde kullanmamdı. Ben akıllanmak değil, mutlu olmak isterdim sadece; ama bana biçilen herkese biçilenle aynıydı. Ne yapayım bu fırsat da kaçıp gitmişti. Baktığında acı çekme fırsatı olarak görünmesine rağmen.
Fırsat dediğim kovalamadan ayağıma gelir, benim koşmama gerek kalmazdı. Her şeyi kovalamaktan yorulmuş boşluklarım bu fikre o kadar katıldılar ki bir ip dudak kenarlarımı yukarı doğru çekiyor. Ben, mutluyum galiba otobüse yetişemediğim için. Suratıma kapanan kapı bana aslında kötü olanın kapısını kapatıyor olabilir. O iş görüşmesine gitmeyerek daha da iyi bir işe evet deme şansını kaçırmayacağım. O otobüse binmeyerek onu hayatıma sokmadım, onun yerine başka biri girecek hayatıma, kim bilir. Bu kadar sıkıntıyı benden uzaklaştıran otobüse üzülmek neden o zaman? Aman! Varsın gitsin. Başka otobüs mü yok!

Haaah! Kız iyice yedi kafayı derler şimdi, evet olan oldu. Kısmet!

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Fala inanma, falsız da kalma!

              Merhaba,
  Bu hafta bir fal bakayım, dedim. Kahvemi içip falımı kapatıp gördüğüm şekillerden bir masal ya da hikâye yazacağım. Bunu gelecek hafta paylaşacağım. Bana katılırsanız sevinirim. İletişime geçmek isterseniz iremkirbiyik@gmail.com e-posta adresim.

Sekiz


           Her sabah, guguklu saat tam sekiz kere gugukladıktan sonra bir anahtar şıkırtısı duyar bu dükkân. Saatçi her zamanki gibi yine saat sekizde açmıştır dükkânını. Kapıyı açınca duyulan ve müşteri geldiğini haber veren zil sesi bunca tik-tak sesinin arasında farklı gelir insana. Saatçiye sorsanız, tik-taklar dediğiniz çalgı aletlerinin her biri, ayrı hikâye anlatır. Zil sesi, zil sesidir sadece. Onların hikâyelerine kulak veren anlar; sen anlamazsın diye tersleyecektir üstelik. Kendini koro şefi ilan etmeden, haklısın, demezseniz sıkı bir derse hazır olun! Çünkü saatçinin çocuğu gibidir tüm saatleri.
            Her gün eni boyu bir volta atmaya yetmeyecek dükkâna girdiğinde sevgiyle etrafına bakar. Duvarlara asılmış onca değişik saatin sesini dinler. Bir tanesi bozuksa sesinden anlar hemen. Bir annenin çocuğunun gece kaç kere öksürdüğünü saymasıyla aynıdır dikkati, şefkati. Onu alt kattaki saat hastanesine götürür.
            Orada, yukarıdaki curcunanın aksine çıt çıkmaz, hastanın düzeldiğini sesinden anlayabilsin diye doktor. Burada, beyaza boyanmış duvarda rengârenk ve bir sürü çocuk eli izleri vardır. Saatçi burada saatleri nasıl tamir ettiğini anlatmıştır torununa. Çocuk, saatlere moral olsun diye rengârenk boyalarla minik ellerini kullanarak süslemiştir duvarları. Bunu annesine anlatınca kızılca kıyamet kopmuş; bir daha torununun buraya adım atamayacağı, çocuğun zihnini nasıl saçmalıklarla dolduruyorsa artık, saatçinin bunu yapamayacağı söylenmiştir ona. Duvarlardaki beyaz renk sarıya dönmüş, renkli boyalar solmaya yüz tutmuştur şimdi. Kim bilir kaç zaman önce yaşansa da bu olay, saatçi buraya her girdiğinde yüreği burkulur sanki dün olmuş gibi. O güzel, masum minicik ellere bakar, o gün ne kadar eğlendiklerini hatırlar. En sonunda eski tahta masada yatan ve iyileşmeyi bekleyen hastasına verir dikkatini. Burada tahta masadan ve alet çantasından başka bir şey yoktur. Saatle ilgilenirken oturmayı sevmez çünkü saatçi. Duvara bir şey asmaya ise kıyamamıştır, torununun minicik ellerinden birini kapatır korkusuyla.
            Yukarıda, saatlerden duvarı görmek bir hayli zordur. Kimisi yine saatçi olan babasından kalmıştır; satmaya kıyamaz, kimiyse antikadan anlamayan ve saatin değerinin bilmeyen kişilerce ucuz bir fiyata satılmıştır saatçiye. Hepsi tamir edildikten, güzelce temizlendikten sonra ayarlanır saniyesi saniyesine kardeşlerinin gösterdiği zamana. Küçük bir iskemlenin üzerinde saatlerine bakmaya, onlarla konuşmaya, onların anlattığı hikâyeleri dinlemeye bayılır saatçi. Hep saatleriyle konuşur hayatındaki herkes çekip gittiğinden beri.
            Yıllarca saatlerin içinde yaşadığından mıdır bilinmez üzerinde saat taşımasa bile, ki bu pek nadirdir, saati hep bilir; çünkü saatlerine bu kadarını borç bilmiştir.
            Köstekli saatten sonra kol saatinin moda olmasına üzülmüştür üzülmesine; ama alışmıştır. Bir zaman sonra kol saatini basmıştır bağrına. Şimdilerde kol saati de görememektedir. Bir ara herkes saati acaba benim gibi tahmin edebiliyor mudur, diye hayıflanmıştır; pek mümkün gibi gözükmemiştir bu ona. Teknolojinin günden güne geliştiğinin farkındadır tabii. Çocukların değiştiğinin de. Sadece anlam veremez insanların neden artık saat takmadığına. E, tamam, der, teknoloji gelişti, zaman da mı durdu mübarek?
            Güneşli ve güzel olması gereken bir günde dükkânın esas sahibi girer içeri. Suratından bellidir ne söyleyeceği. Bizim saatçi bilir ne diyeceğini adamın ve mahcup, susar. Adam sabırsız ve azarlar bir tonda başlar sözüne: ‘Eeee, Osman Efendi! Sekiz aydır kirayı ödemezsin. Hadi babanın hatırı vardır diye ses çıkarmadık. Bu kadar da olmaz ki be kardeşim, ya kirayı öde, ya çık!’ der, cep telefonunu çıkarıp saate bakar. Saatçinin ne diyeceğini dinlemeden kapıyı çarpar, çıkar. Zaten saatçi beyninden vurulmuşa döndüğünden pek bir şey diyebilecek halde değildir. Biricik saatlerin tiktakları teknolojiye yenilmiştir. Saatler konuşurlar aralarında:
-Gördünüz mü neyle baktı saate?
-Gördük. Biz ne güne duruyoruz?
-Yoksa saatlerimiz yanlış mı bizim?
-Saatçi yapmaz öyle şey!
-Ya yaptıysa?
-O adam niye bakmadı o zaman bize?
-Kesin saatçi kimse bize bakmasın diye yanlış ayarladı bizi!
-Saatçinin suçu bu!
-Bence de.
-Evet, onun suçu.
Üzüntüyle çevresine bakar saatçi, daha fazla dinlemek iyi gelmeyecektir saatlerini. Tiktaklardan uzak olan alt kata iner. Orada bir duvarın dibine oturur. Düşünür de düşünür: Anne babasıyla İzmir’e nasıl geldiklerini, babasının bu dükkânı nasıl bulduğunu, nasıl bu işi kurduğunu, annesiyle onun babasına nasıl yardım ettiğini, babasının o sekiz yaşındayken bu dükkânın işlerini nasıl ona öğretmeye başladığını… Babasının takvimdeki Kordon manzarasına bakarak rakı içişi gelir aklına. Kordon şurada baba neden manzarasına bakıyorsun, dediğinde saatlerle laflıyorduk evlat, cevabıdır ona saatleri sevdiren. Daha birçok bu dükkân ve saatleriyle ilgili anılar üşüşür beynine.
            Her sabah saat sekizde, guguklu saat tam sekiz kere gugukladıktan sonra bir anahtar şıkırtısı duyan bu dükkân sessizdir bu kez. Saatlerin tiktaklarından başka bir ses duyulmaz. Onların sesini de kimse dinlemez. Bu sefer akşam saat sekizde guguklu saat tam sekiz kere gugukladıktan sonra dünkü alacaklı gelir, kapıyı açar, kimseyi bulamayınca aşağı iner. Saatçiyi bir duvarın dibinde bulur. Bir tepki gelmeyince dürter onu elinin ucuyla. Öldüğünü anladığındaysa aklında sekiz aylık ödenmemiş kira bedeliyle, haber vermek için ahaliye, çıkar gider.

            Doktorlar, saatçinin sabah saat sekizde guguklu saat tam sekiz kere gugukladıktan sonra vefat ettiğini söylerler. Cenazesine, alacaklıyla beraber, tam sekiz kişi katılır. Onlar da eşraftandırlar. Alacaklı, borçlarını tahsil edeceği bir varis bulamamanın üzüntüsüyle tutar evinin yolunu. Akşam saat sekizde yemeğe otururlar. Karısının dırdırı karşısında sekiz olan adam bir yandan da söylenmektedir saatçiye. ’Şu saatçi de ne uyanık adam, tam da saatini buldu ölmenin…’

5 Temmuz 2015 Pazar

Paylaşıl-ması Gereken Kitap

Bütün hayvanlar eşittir.
Bay Jones’un Beyler Çiftliği’ndeki hayvanlarla ilgilenmemesi, onları çok çalıştırmasıyla başladı her şey. Hayvanlar toplantı yaptılar, buna son verilmesi gerektiğine karar verdiler. Biraz şans ve kararlılıkla son verildi insanların hayvanlar üzerindeki egemenliğine. Hayvanlar yine çalışıyorlardı; ama bu sefer kendilerine çalışıyorlardı. Şikâyet etmediler, her gün daha çok çalıştılar. Bu arada çiftliğin adı “Hayvan Çiftliği” olmuştu. Napoleon ve Snowball adındaki iki domuz yönetimden sorumluydu. Her şey güzel gidiyordu. İnsanlar, çiftliğin ününü duyup hayvanların yönetimine son vermek istemiş; başaramamışlardı. Yiğitçe düşmanla çarpışan Snowball onurlandırılmıştı. İşler o kadar iyi gidiyordu ki kendi kendilerine yetebilmek için elektriklerini üretmek istediler. Snowball bir yel değirmeni fikriyle geldi. Napoleon ile ayrılıklar burada başladı. Peri masalı bu noktadan sonra kötü bir perinin ellerinde şekillenecekti. Snowball çiftlikten kovuldu, hain ilan edildi. Bunu anlamlandıramayan hayvanlar bir süre sonra Napoleon’un söylediklerinin doğru olduğuna inanmaya başladılar. Gerisi yalanlarla kandırılan, kandırıldığının farkında olmayan çiftlik hayvanlarının hikâyesidir.
Bütün hayvanlar eşittir; ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.

            Kurallar fark ettirilmeden değişmiş, bu kural da onlardan biri olmuştur. George Orwell’in bu kitabını siyasi yönünü düşünerek ya da sonu mutlu bitemeyen bir peri masalı olarak okumak size kalmış. Bir şekilde sizi rahatsız edecek, olanları sorgulamanızı sağlayacak, sert bir Stalin eleştirisi. İyi okumalar.