Beşiktaş'ta rastladığım bir yazı. Adam haklı beyler, dağılın!
21 Temmuz 2015 Salı
Türkiye: İlham piresi cenneti!
Etiketler:
Beşiktaş
,
depresyon
,
ilham pireleri
,
İstanbul
,
kader
,
kısmet
,
Türkiye
,
ümitsizlik
,
yurdum insanı
12 Temmuz 2015 Pazar
Yeniden Düzenlen-mesi Gereken Kitap
Zülfü Livaneli'nin Konstantiniyye Oteli'ni okudum bu hafta. Doğan Kitap'tan çıkmış olmasına rağmen redaksiyon konusunda sıkıntıları var. Bu da romanı okurken yavaşlamanıza neden oluyor.
Hikâyelerde tekrarlar var. Bazılarının ise keşke biraz daha hayatına girebilseydik dedim.
Konstantiniyye Oteli'nin içerisindeki insanların hayatlarını incelerken yakın ve uzak tarihimiz ile ilgili olayların üzerinden geçiyoruz, ayrıntılarını öğreniyoruz. Kitapta birçok yerinde eleştiri var.
Zehra ve Emre'nin hikâyesi çok bölünse de güzel. Zehra'nın şehrin en eskileriyle konuştuğu bölümler keşke daha fazla olsaydı.
Ufak aksiliklere rağmen bence keyifle okunabilecek bir roman. İyi okumalar.
Etiketler:
-ması gereken kitap
,
çok satanlar
,
kitap oku
,
konstantiniyye oteli
,
popüler kitaplar
,
zülfü livaneli
8 Temmuz 2015 Çarşamba
Okutul-ması Gereken Kitap
Bir
döksem derdimi denizler taşar
Anlatsam
yargıca, yargıç da şaşar
Hakkımı
istesem ölmüşsün derler
Vergiye
salgıya bu ölü yaşar
İstese
bulunur kitapta yeri
Hazret-i
İsa’yı gösterir diri
Bu sözü
söyleyen kimdir denirse
Yaşarken
yaşamaz garibin biri
Aziz
Nesin’in yarattığı karakter Yaşar
Yaşamaz’ın dizeleri, bize derdini az çok anlatıyor aslında. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, nüfus
cüzdanını Çanakkale Savaşı’nda şehit düştüğü gerekçesiyle alamayan Yaşar’ın
başından geçen trajikomik hikâyeyi anlatır. Tuhaf olan okula gitmek, evlenmek,
iş bulmak istediği zaman yaşamadığı iddia edilen; fakat iş vergi vermeye,
askere gitmeye, akıl hastanesine yatmaya geldiği zaman yaşayan Yaşar’ın
hikâyesinin gerçek olmasıdır. Aziz Nesin bu romanın ana hikâyesini 1948 yılında
Harbiye Askeri Cezaevi’nde tanıştığı
Osman Kuzeyli’nin anlattıklarından yola çıkarak yazmıştır. Osman
Kuzeyli’nin de nüfus memurluğundaki bir hatadan dolayı nüfus cüzdanı yoktu;
fakat hapishanedeydi işte. Taşlama ustası Aziz Nesin’in kaleminden çıkan kitap
bizi ağlanacak halimize güldüren kitaplardan. Ayrıca denk gelirseniz tiyatro
oyununu da izleyin derim. İyi okumalar.
Etiketler:
-ması gereken kitap
,
Aziz Nesin
,
eleştiri
,
kitap oku
,
kitap önerileri
,
taşlama
,
tavsiye
,
Yaşar ne yaşar ne yaşamaz
,
Yaşar Yaşamaz
Kaçan Fırsatlar Otobüsü yahut Kısmet
Bekle!
Of! Otobüse yetişmeye çalışmak ne zormuş. Hele burkulmuş bir ayakla. Hele
insanların bakışları bu kadar tuhaflaşmışken. Lanetler önce ayağıma, sonra bana
bakıyor; bir acıma ünlemi dökülüyor o gözlerden istemsiz. Böyle bir ayakla
hayat boyu yaşamak zorunda olsam ne olurdum acaba? Katil? Mümkün. İnsan bu
bakışlara nasıl alışır, toplum neden insanı buna alıştırır? Ah, o gözler, o
sinsi gözler o kadar çok şey anlatıyor ki. Acımak mesela… İyi ki ben bu durumda
değilim, yaşasın, demenin en insanlaştırılmış, medenileştirilmiş, sevinirken
vicdan azabına mahal vermeyen uyarlaması… Bir kişi daha bana kocaman kocaman
gözlerle bakarsa imdat, diye bağıracağım. İçteki pisliği saklamak için bu ne
çaba? Halbuki o pislik siz fark etmeden gözlerinizden akıyor bayım. Buyurun,
silmek isterseniz bu mendili kullanın. Yalnız unutmayın, bu sizin iyi bir insan
olmanıza yetmeyecektir. Çünkü içiniz o kadar pis ki. Bu kadarcığını
temizlemekle tamamen arınamazsınız. İyi günler!
Öğürüp duruyorum, tüm nefretimi
kusamıyorum. İçimdeki soru çimdikliyor beynimi. Ya ben de böyle yapıyorsam? Ya
ben de aynı kızdığım insanlar gibiysem? O zaman bu beni ne yapar? Onlardan daha
kötü olmaz mıyım? İkiyüzlü olmaz mıyım? Ama ben… Ben öyle biri değilim… Yani…
Galiba.
Şu otobüse bir yetişsem! Gerçekten
yoruldum. Gerçeklerden de yoruldum. Bu yavaşlığım beni ne kadar delirtse de
yetişmeliyim. Bunca ay bekledikten sonra geç kalamam bu iş görüşmesine. Nihayet
kapıya vardım, son adam da bindi. Ha gayret… Ama kapı… Kapandı. Şaka… Gerçekten
şaka… Şoför pişmiş kelle gibi sırıtarak doldu, diyor. Ayağıma şöyle bir baktı.
Seni görebildiğime göre dolu falan değil açsana kapıyı. O aynadan beni görüyordun
değil mi bunca zaman? Bir de güldü adam. Benimki de laf. Acımasınlar diyen
başkasıydı sanki. Acımadılar işte ne oldu? Toplumca giymemiz gereken maskeleri
giymediğimizde de fena olacakmış demek. En iyisi olmadığımız kimseler gibi
dolanmak mı etrafta? Gibi yaparak, -mış gibi yaşayarak… Vazgeçtim acıyarak
bakabilirlerdi aslında. Pardon, düşüncemizi iade edip iş görüşmesini alabiliyor
muyduk? Dünyayı ben kurtaracağım sanki.
Taksiye verecek param yok, otobüs
de hayatımın fırsatlarından birini ardına zincirleyip yavaştan kalkıyor. Her
zamanki gibi ben, bu fırsatın kaçmasını sadece izliyorum. Şu ayağım iyi olaydı otobüsü
tekmeler hıncımı alırdım. Alırdım… Kimi kandırıyorsam. Ayağım sağlam olsa
eminim bir bahane bulup kinimi yine çöplüğe dönmüş içime kusacaktım. Bu
huyumdan da bir sıkıldım ki, o kadar olur. İnsanlar bana nasıl davranırlarsa
davransınlar onlara karşı kötü davranmamak, davranamamak herhalde bir çeşit
aile geleneği. Aynısından babamda var. Biri yanağıma mı vurdu, öbür yanağımı
uzatayım. Nasıl öğretmişse bu saçma sapan sürekli alttan alan insan modelini.
Adeta inatçı bir leke. Çıkmıyor, çıkmıyor, çıkmıyor. Artık iyi olmak
istemiyorum ben. Başkalarının üzerine basarak, duygularını çiğneyerek mutlu olasım
var. Diğer insanların bana yaptığı gibi. O zaman ne farkım kalır onlardan?
Kalmazsa kalmasın farklı olunca ne oluyor sanki? Daha çok hor görülme, daha çok
kendine benzetme çabası… Olan bu. Farklılık dediğinin bir işe yaradığı yok yani
karın ağrısından, gönül bulantısından başka. Herkes gibi olmaktır belki de
yıllar yılı aradığım, mutluluk dedikleri, tatmadığım, tattıysam da çok çabuk
bittiğinden farkına varamadığım duygunun anahtarı. Mutlu olduğumda, eğer
olursam tabii, onun mutluluk olduğunu nasıl anlarım? Aşka benzer mi? Bir defa âşık
olmuştum galiba. Bana söylenen oydu en azından. Onu görmediğim zaman yoktu. Hayali,
hep dolaşırdı benimle. Arkadaşlarımla dedikodu yaparken bir köşeye ilişir muzip
muzip bakardı, yolda yürürken benimle yürür, akşam hep benimle uyurdu. Onun
etten kemikten halini gördüğümdeyse karnımda bir acı hissederdim. Bu beni
hüngür hüngür ağlatacağına gülümsetirdi. Tabi bu aşkın taze olduğu zamanlardı.
Son kullanma tarihi geçmiş ve kesilmiş süt haline geldiğinde onu hala içmeye
çalışan ben, ondan zehirlenerek uzun bir süre insan içine çıkamamıştım.
Mutluluk da bedeni terk ederken acı
veriyor muydu? Veya sonrasındaki boşluk hissini? Öyleyse mutluluk kalsın,
istemez. Benim aşk hayatındaki bu bahtsızlığım başka yerlere de sıçramış,
tedavisi mümkün olmayacak şekilde onları da sarmıştır kesin. Sonunda iyi bir
olay olmasına izin vermiyordur. Sonu mutlu biten filmleri izledim. Sadece
izledim. Yaşamadım hiç. Peri masalı bitip de gerçek perdesi aralanınca o
perdeden gördüğüm, bana bu konuda bir film süresince bile mutlu olunamayacağını
hatırlatıyordu. O yapmacıklık sandığım şey, neden sorusunu sordurarak gerçeğe
dönüşüp göze kaçmış toz misali batıyordu. Rahatsız edilmek istemiyordum bu
şekilde. Ben de yatağımı tek kişilik yaptım duygu ve düşüncelerimle beraber.
Çift kişilik yatak benimle konuşuyor, onun hakkında yanıtlayamadığım sorular
soruyor, yaylarını acımasızca gönlüme batırıyordu çünkü. Hep çift kişilik yatak
yüzündendi bu sorular. Yatak olmasaydı bu ilişkiye devam ederdim ben tüm
salaklığımla. Yatak, acımasız davranıyordu da onun kadar değil. Her gece kafamı
çevirip baktığımda yatağın boş tarafı yerine onu görseydim belki yatakla hiç
muhabbete girmez, onunla mutlu olurdum. Mutlu olmaya yaklaştığımı zannederken
mutluluğun benden koşarak kaçtığını öğrenmek boşluklardan oluşan bana bir
boşluk daha eklemişti. O kadar boşluğum vardı ki hangi birine üzüleyim sorusunu
yanıtlayamadım ve ağlayamadım.
Ayrılalım, dediğinde ona sadece
baktım, arkamı dönüp yoluma devam ettim. Öyle yapmış olmalıyım; çünkü kendime
geldiğimde yürüyordum, o yoktu. Bir korkak gibi gitmiştim yanından hiçbir şey
sormadan, söylemeden ağladığımı görmesin diye.
Otobüs…
Yürü git ne yapayım. Yeter be! Ama bu… O mu yoksa? Yanıldım mı ki? Yok yahu ben
yanılsam üzüntülerim yanılmaz bu O. Fırsatlar otobüsüne binmiş hayatımdan yavaş
yavaş ayrılıyor. İş görüşmesi de gitti. Neden her şey ters gitmek zorunda? Ters
gitmezse bir gün hiçbir şey, hayata hayat demem canım ben, acısız olur mu?
Şansla işler nereye kadar? Bu şansla hiçbir yere olmadığı kesin zaten. Vallahi
yığılacağım yol ortasına. Biri acır da hastaneye götürür belki. Pes ettim
artık.
Sahi…
Otobüse yetişmiş olsaydım ne olurdu? Hayatımda ne değişirdi? Bir işim olacağı ya
da en azından denedim diyebileceğim kesin. Ama o işte mutlu olabilir miydim?
Bunca aydır boş gezdiğimden değil miydi oraya girmek istemem? Öyleydi… Öyleydi
ya mutlu olmak istediklerimden şimdiye kadar bir hareket görmemiştim. Belki
emin olamadığımdaydı mutluluk. Belki ben hep yanlış karta oynuyordum. Bir kere
de buna oynasaydım ne olurdu? Oynayabilseydim… Farz edeyim alındım bu işe… Eee?
Bir kere beni iş tatmin etmeyeceğinden yine mızırdanırdım. Sonra… Alışırdım.
Herkesin öyle ya da böyle alıştığı mutsuzluğa. Zaten mutsuzum. Daha da mutsuz
olurdum. Otobüse binseydim onu görünce yelkenleri suya indirecektim. En azından
konuşacaktım onunla. Sonra o numaramı isteyecekti, eminim. Ego kırıntılarını
üzerimde denemek en sevdiği şeydi çünkü. Her yanlış yaptığında ona daha sıkı
sarılan bir salağa ne yapsın başka? Yine aramızda bir şeyler olacaktı. Yine ben
önce mutlu olacaktım. Ya da bu sefer yenik başlayacaktım bu ilişkiye, her
seferinde her şeye evet demiş taraf olarak. O yine istediğini yapacak ve
affedilecekti. Ben ise işte ve evde mutlu olamayan, sadece uykusunda
zebanilerin yakasını bıraktığı, ki o da şüpheli rüyaları kontrol edemediğimize
göre, bir kurban olacaktım yeniden. İkinci bir şansı o otobüse binseydim hem bu
işe hem de ona verir miydim gerçekten? Hayat beni hiç mi akıllandırmamıştı?
Galiba akıllanmıştım. Tek sorun aklımı canım istediğinde kullanmamdı. Ben
akıllanmak değil, mutlu olmak isterdim sadece; ama bana biçilen herkese
biçilenle aynıydı. Ne yapayım bu fırsat da kaçıp gitmişti. Baktığında acı çekme
fırsatı olarak görünmesine rağmen.
Fırsat dediğim kovalamadan ayağıma
gelir, benim koşmama gerek kalmazdı. Her şeyi kovalamaktan yorulmuş boşluklarım
bu fikre o kadar katıldılar ki bir ip dudak kenarlarımı yukarı doğru çekiyor.
Ben, mutluyum galiba otobüse yetişemediğim için. Suratıma kapanan kapı bana
aslında kötü olanın kapısını kapatıyor olabilir. O iş görüşmesine gitmeyerek
daha da iyi bir işe evet deme şansını kaçırmayacağım. O otobüse binmeyerek onu
hayatıma sokmadım, onun yerine başka biri girecek hayatıma, kim bilir. Bu kadar
sıkıntıyı benden uzaklaştıran otobüse üzülmek neden o zaman? Aman! Varsın
gitsin. Başka otobüs mü yok!
Haaah! Kız iyice yedi kafayı derler
şimdi, evet olan oldu. Kısmet!
Etiketler:
aşk
,
eski sevgili
,
iş görüşmesi
,
kaçan fırsatlar
,
kader
,
kısa öykü
,
kısmet
,
otobüs
,
öykü oku
,
Öyküler
,
umut
6 Temmuz 2015 Pazartesi
Fala inanma, falsız da kalma!
Merhaba,Bu hafta bir fal bakayım, dedim. Kahvemi içip falımı kapatıp gördüğüm şekillerden bir masal ya da hikâye yazacağım. Bunu gelecek hafta paylaşacağım. Bana katılırsanız sevinirim. İletişime geçmek isterseniz iremkirbiyik@gmail.com e-posta adresim.
Etiketler:
alıştırma
,
kahve falı
,
öykü yaz
,
Sen de yaz yaz yaz
,
yazı
Sekiz
Her sabah, guguklu saat tam sekiz
kere gugukladıktan sonra bir anahtar şıkırtısı duyar bu dükkân. Saatçi her
zamanki gibi yine saat sekizde açmıştır dükkânını. Kapıyı açınca duyulan ve
müşteri geldiğini haber veren zil sesi bunca tik-tak sesinin arasında farklı
gelir insana. Saatçiye sorsanız, tik-taklar dediğiniz çalgı aletlerinin her
biri, ayrı hikâye anlatır. Zil sesi, zil sesidir sadece. Onların hikâyelerine
kulak veren anlar; sen anlamazsın diye tersleyecektir üstelik. Kendini koro
şefi ilan etmeden, haklısın, demezseniz sıkı bir derse hazır olun! Çünkü saatçinin
çocuğu gibidir tüm saatleri.
Her gün eni boyu bir volta atmaya
yetmeyecek dükkâna girdiğinde sevgiyle etrafına bakar. Duvarlara asılmış onca
değişik saatin sesini dinler. Bir tanesi bozuksa sesinden anlar hemen. Bir
annenin çocuğunun gece kaç kere öksürdüğünü saymasıyla aynıdır dikkati,
şefkati. Onu alt kattaki saat hastanesine götürür.
Orada, yukarıdaki curcunanın aksine
çıt çıkmaz, hastanın düzeldiğini sesinden anlayabilsin diye doktor. Burada,
beyaza boyanmış duvarda rengârenk ve bir sürü çocuk eli izleri vardır. Saatçi
burada saatleri nasıl tamir ettiğini anlatmıştır torununa. Çocuk, saatlere
moral olsun diye rengârenk boyalarla minik ellerini kullanarak süslemiştir
duvarları. Bunu annesine anlatınca kızılca kıyamet kopmuş; bir daha torununun
buraya adım atamayacağı, çocuğun zihnini nasıl saçmalıklarla dolduruyorsa artık,
saatçinin bunu yapamayacağı söylenmiştir ona. Duvarlardaki beyaz renk sarıya
dönmüş, renkli boyalar solmaya yüz tutmuştur şimdi. Kim bilir kaç zaman önce
yaşansa da bu olay, saatçi buraya her girdiğinde yüreği burkulur sanki dün
olmuş gibi. O güzel, masum minicik ellere bakar, o gün ne kadar eğlendiklerini
hatırlar. En sonunda eski tahta masada yatan ve iyileşmeyi bekleyen hastasına
verir dikkatini. Burada tahta masadan ve alet çantasından başka bir şey yoktur.
Saatle ilgilenirken oturmayı sevmez çünkü saatçi. Duvara bir şey asmaya ise
kıyamamıştır, torununun minicik ellerinden birini kapatır korkusuyla.
Yukarıda, saatlerden duvarı görmek
bir hayli zordur. Kimisi yine saatçi olan babasından kalmıştır; satmaya
kıyamaz, kimiyse antikadan anlamayan ve saatin değerinin bilmeyen kişilerce
ucuz bir fiyata satılmıştır saatçiye. Hepsi tamir edildikten, güzelce
temizlendikten sonra ayarlanır saniyesi saniyesine kardeşlerinin gösterdiği
zamana. Küçük bir iskemlenin üzerinde saatlerine bakmaya, onlarla konuşmaya,
onların anlattığı hikâyeleri dinlemeye bayılır saatçi. Hep saatleriyle konuşur
hayatındaki herkes çekip gittiğinden beri.
Yıllarca saatlerin içinde
yaşadığından mıdır bilinmez üzerinde saat taşımasa bile, ki bu pek nadirdir, saati
hep bilir; çünkü saatlerine bu kadarını borç bilmiştir.
Köstekli saatten sonra kol saatinin
moda olmasına üzülmüştür üzülmesine; ama alışmıştır. Bir zaman sonra kol
saatini basmıştır bağrına. Şimdilerde kol saati de görememektedir. Bir ara
herkes saati acaba benim gibi tahmin edebiliyor mudur, diye hayıflanmıştır; pek
mümkün gibi gözükmemiştir bu ona. Teknolojinin günden güne geliştiğinin
farkındadır tabii. Çocukların değiştiğinin de. Sadece anlam veremez insanların
neden artık saat takmadığına. E, tamam, der, teknoloji gelişti, zaman da mı
durdu mübarek?
Güneşli ve güzel olması gereken bir
günde dükkânın esas sahibi girer içeri. Suratından bellidir ne söyleyeceği.
Bizim saatçi bilir ne diyeceğini adamın ve mahcup, susar. Adam sabırsız ve
azarlar bir tonda başlar sözüne: ‘Eeee, Osman Efendi! Sekiz aydır kirayı
ödemezsin. Hadi babanın hatırı vardır diye ses çıkarmadık. Bu kadar da olmaz ki
be kardeşim, ya kirayı öde, ya çık!’ der, cep telefonunu çıkarıp saate bakar.
Saatçinin ne diyeceğini dinlemeden kapıyı çarpar, çıkar. Zaten saatçi beyninden
vurulmuşa döndüğünden pek bir şey diyebilecek halde değildir. Biricik saatlerin
tiktakları teknolojiye yenilmiştir. Saatler konuşurlar aralarında:
-Gördünüz
mü neyle baktı saate?
-Gördük.
Biz ne güne duruyoruz?
-Yoksa
saatlerimiz yanlış mı bizim?
-Saatçi
yapmaz öyle şey!
-Ya
yaptıysa?
-O
adam niye bakmadı o zaman bize?
-Kesin
saatçi kimse bize bakmasın diye yanlış ayarladı bizi!
-Saatçinin
suçu bu!
-Bence
de.
-Evet,
onun suçu.
Üzüntüyle çevresine bakar saatçi, daha fazla
dinlemek iyi gelmeyecektir saatlerini. Tiktaklardan uzak olan alt kata iner.
Orada bir duvarın dibine oturur. Düşünür de düşünür: Anne babasıyla İzmir’e
nasıl geldiklerini, babasının bu dükkânı nasıl bulduğunu, nasıl bu işi kurduğunu,
annesiyle onun babasına nasıl yardım ettiğini, babasının o sekiz yaşındayken bu
dükkânın işlerini nasıl ona öğretmeye başladığını… Babasının takvimdeki Kordon
manzarasına bakarak rakı içişi gelir aklına. Kordon şurada baba neden
manzarasına bakıyorsun, dediğinde saatlerle laflıyorduk evlat, cevabıdır ona
saatleri sevdiren. Daha birçok bu dükkân ve saatleriyle ilgili anılar üşüşür
beynine.
Her sabah saat sekizde, guguklu saat
tam sekiz kere gugukladıktan sonra bir anahtar şıkırtısı duyan bu dükkân
sessizdir bu kez. Saatlerin tiktaklarından başka bir ses duyulmaz. Onların
sesini de kimse dinlemez. Bu sefer akşam saat sekizde guguklu saat tam sekiz
kere gugukladıktan sonra dünkü alacaklı gelir, kapıyı açar, kimseyi bulamayınca
aşağı iner. Saatçiyi bir duvarın dibinde bulur. Bir tepki gelmeyince dürter onu
elinin ucuyla. Öldüğünü anladığındaysa aklında sekiz aylık ödenmemiş kira
bedeliyle, haber vermek için ahaliye, çıkar gider.
Doktorlar, saatçinin sabah saat
sekizde guguklu saat tam sekiz kere gugukladıktan sonra vefat ettiğini
söylerler. Cenazesine, alacaklıyla beraber, tam sekiz kişi katılır. Onlar da
eşraftandırlar. Alacaklı, borçlarını tahsil edeceği bir varis bulamamanın
üzüntüsüyle tutar evinin yolunu. Akşam saat sekizde yemeğe otururlar. Karısının
dırdırı karşısında sekiz olan adam bir yandan da söylenmektedir saatçiye. ’Şu
saatçi de ne uyanık adam, tam da saatini buldu ölmenin…’
5 Temmuz 2015 Pazar
Paylaşıl-ması Gereken Kitap
Bütün hayvanlar eşittir.
Bay Jones’un Beyler
Çiftliği’ndeki hayvanlarla ilgilenmemesi, onları çok çalıştırmasıyla başladı
her şey. Hayvanlar toplantı yaptılar, buna son verilmesi gerektiğine karar
verdiler. Biraz şans ve kararlılıkla son verildi insanların hayvanlar
üzerindeki egemenliğine. Hayvanlar yine çalışıyorlardı; ama bu sefer
kendilerine çalışıyorlardı. Şikâyet etmediler, her gün daha çok çalıştılar. Bu
arada çiftliğin adı “Hayvan Çiftliği”
olmuştu. Napoleon ve Snowball adındaki iki domuz yönetimden sorumluydu. Her şey
güzel gidiyordu. İnsanlar, çiftliğin ününü duyup hayvanların yönetimine son
vermek istemiş; başaramamışlardı. Yiğitçe düşmanla çarpışan Snowball
onurlandırılmıştı. İşler o kadar iyi gidiyordu ki kendi kendilerine yetebilmek
için elektriklerini üretmek istediler. Snowball bir yel değirmeni fikriyle
geldi. Napoleon ile ayrılıklar burada başladı. Peri masalı bu noktadan sonra
kötü bir perinin ellerinde şekillenecekti. Snowball çiftlikten kovuldu, hain
ilan edildi. Bunu anlamlandıramayan hayvanlar bir süre sonra Napoleon’un
söylediklerinin doğru olduğuna inanmaya başladılar. Gerisi yalanlarla
kandırılan, kandırıldığının farkında olmayan çiftlik hayvanlarının hikâyesidir.
Bütün hayvanlar eşittir; ama bazı
hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.
Kurallar fark ettirilmeden değişmiş, bu kural da
onlardan biri olmuştur. George Orwell’in
bu kitabını siyasi yönünü düşünerek ya da sonu mutlu bitemeyen bir peri masalı
olarak okumak size kalmış. Bir şekilde sizi rahatsız edecek, olanları
sorgulamanızı sağlayacak, sert bir Stalin eleştirisi. İyi okumalar.
Etiketler:
-ması gereken kitap
,
Geoge Orwell
,
Hayvan Çiftliği
,
kitap oku
,
kitap önerileri
,
Stalin
,
tavsiye
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)