On beş yıldır… Her gün… Ve bugün de…
Yine… Her zamanki gibi… Aynı… Sıradan…
Otel kapısının önündeki görevliye
selam verdi. Adam da ona… İçeri girdi. Sanki son on beş yıldır buraya gelen,
her ayrıntıyı bilen o değilmiş gibi baktı etrafına. Otelin lobisindeki avize gökyüzüne
imrenilerek yapılmıştı. Güzeldi güzel olmasına; ama gerçek gökyüzü varken buna
bakmak… Neyse… Koyu kırmızı granitle kaplanmış yerde yürürken bir kan gölünün
üzerinde yürüdüğünü hayal ederdi hep. Huzur bulurdu burada. Burayı yapan da
aynı onun gibi mi düşünmüştü? Muhtemelen daha basitti düşünceleri. Seçkinlik?
Kırmızı, kıpkırmızı… O zaman kırmızı olsun. Olsun bakalım. Lobideki siyah deri
koltukların üzerinde muhabbet eden, gazetesini okuyanlara baktı. Hepsi mutlu
görünüyordu. Bu duygudan tiksindiği için asansöre yöneldi. Danışmadaki kızı
selamlamayı unutmadı. Onlara hep gülümserdi. On beş yıldır. İçindekileri
görmesinler diye duygularla sarmalamıştı kendini.
Asansöre bindi. Ellinci katın tuşuna
bastı. Kapı tam kapanırken bir çift yetişti. Balayında olduklarını bas bas
bağırıyorlardı sanki. Ne vardı asansöre yetişemeselerdi. İnsan yalnız da
kalamayacak mıydı burada? Adam da abisine benziyordu zaten. Sahi onlar nereye
gitmişti balayına? O kadar ilgisizdi ki kendisiyle, çevresiyle… Sormamıştı
bile. Yeni aklına geliyordu bu soru. Düşünceler ve asansörden gelen sıkışıklık
hissi yerini mide bulantısına bıraktı. Mutluluğun sıradanlığından kaçmaya
çalışırken karşısına çıkan mutlular, onu çileden çıkartıyordu. Yarı mutluluk
yarı alkolden uyuşmuş çift sayesinde kendisine zorla porno izlettiriliyordu.
Onlar asansörden indiğinde rahat bir nefes aldı. Artık kimseyi görmediğine göre
herkesin varlığını inkâr edebilirdi. Kendisi de bu yok oluşa dahil olmak
istedi. Gözlerini kapadı.
İstediği kata geldiğini belirten bir
ses çıkardı asansör ve ona gözlerini açmasını söyledi. Kendiyle baş başaydı.
Aşağıdaki kadar kalabalık değildi burası. Tek kalabalık kendisiydi. Çatı katına
çıkacağı merdivenler karanlıktı. Kaç adım gitmesi gerektiğini biliyordu artık.
Sorun olmadı. Çıktı merdivenleri. Her adımda daha da heyecanlanıyor, heyecandan
delirmekten korkuyordu. Oraya sanki birini kurtarmak, kahraman olmak için
çıkmıştı. Bir bakıma doğruydu bu. İlk geldiğinden beri amacıydı kendini
kurtarmak. Batan güneşle beraber… Ama yıldızlar… O yıldızlar yok mu… Onu baştan
çıkarıyor, amacını unutturuyorlardı. Belki yarın dedirtiyorlardı. Yarın, on beş
yıldır gelmemişti. Bu sefer gece gelmişti buraya. Güneşin batışını kaçırmıştı.
Bu ufak farklılığın kendisindeki etkisi, büyük olacaktı. Öyle umuyor, öyle
istiyordu. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı meydan okurcasına. Bu sefer onu yolundan
alıkoymalarını istemiyordu. Bulutlu bir gündü. Yıldızların sesleri az duyuluyordu.
Yine de güzeldi gece. Lobideki sahte gökyüzü buradan esinlendiyse burası
nereden esinlenmişti? Esinlendiği bir yer yoksa bu eşsiz gökyüzü altında
yapılan hareketlerin birbirinin tekrarı olması haksızlık değil de neydi?
Çanak anten ordusunu sollayarak
çatının ucuna geldi. Durdu, aşağıya baktı. Hayatında son kez daha önce yapılmış
bir şeyi tekrar edecekti. On beş yıl sonra… Otuz yaşında… Bu gece… Bunu
başaracaktı. Öldükten sonra onu bekleyen neydi acaba? Din kitaplarındaki gibi
onu küçüklüğünden beri tir tir titreten bir cennet? O aslında biraz kin, biraz
kıskançlıkken bunların olmadığı cennet? Kendimiz olmayı akıl hastaneleri gibi
lüks kabul eden ve bizi bu duygulardan arındıran cennet? Ya da Shakespeare’in dediği gibi kâbuslar? Biz
izlemekten yorulsak dahi durmayacak olan kâbuslar? İkisini de istemiyordu. Öldüğünde
hiçlikte dinlenmekti en güzeli. Bu hayat zaten yeterince doluydu, tabii
saçmalıklarla.
Düşünceleri gevezeydi bu gece de.
İlk kez susturmaya çalışmadı onları. Son bir kez dolanıyorlardı beyninin
kıvrımlarında. Bakışlarını gökyüzüne çevirdi ve sevgilisinin kollarına bıraktı
kendini. Hiçbir kadın onu bu denli heyecanlandıramamıştı. Ölüm, kadını
oluvermişti bir anda. Her salise ona yaklaştığını düşünmek bu dünyada tattığı
en mutlu andı şimdiye dek. Tüm yaşadıkları ondan, arkalarında değişik renkler
bırakarak ayrılıyordu. Bu o kadar hafifletmişti ki onu, yer çekimini unutan
bedeni yukarı doğru hareket edecek sandı birden. Hiçliğine her an biraz daha
yaklaşıyordu. Vücudu yerle buluşmadan önce dünyanın çirkinliklerini içine
çekebildiği kadar çekti. O nefesi bırakmak istemiyordu. Çirkinliğin birazını
olsun yanında götürürse biraz daha düzelirdi belki dünya. Sonra kendinden
geçti, bedeni yerle buluştu. O, bunu hissetmedi bile. Düştüğü yerde ufak bir sarsıntıya
neden oldu. Bu sarsıntının bedelinin ne olduğunu uzun zaman anlamayacaktı.
Büyük bir otelin kapısında duran
görevliyle tartışır buldu kendini bir anda. Adam onun içeri girmesini
istemiyordu. İyi ama… O neden içeri girmek istiyordu? Bunu hatırlamadı. Şöyle
bir baktı içeri… Koyu kırmızı zemine… Yüzünü buruşturdu. “pardon” diyerek
yoluna devam etti. Gömleği buruşmuş,
kravatı, adamla iteleşmekten olsa gerek, yana kaymıştı. Bir şey… Hem de önemli
bir şey yapması gerekiyordu sanki. Ama otelde… Otelde ne işi vardı?
Ne vardı ki orada? Okula gider gelirken önünden geçtiği, rütbe önemliyse beş
yıldızı bulunan bir oteldi sadece. Üstelik zevksiz mi zevksiz döşemeleri
görgüsüzlüğün had safhasındaydı. Birden otel hakkında nasıl bu kadar çok şey
bilebildiğini sordu kendine. Cevaplayamadı. Şaşkın şaşkın evin yolunu tuttu.
Yemek saati gelmişti. Yetişmek için sıklaştırdı adımlarını.
Eve girdi, kapıyı açtı, çantasını
fırlatıp attı her zamanki gibi. Ama bunları sanki ilk defa yapıyordu. İçindeki
bu duygu da neydi böyle? Yemeğe oturdu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Aynı…
Değildi sanki… Bir şey vardı… Açıklayamadığı… İçini kemirip duran… Annesine,
babasına, kendisinden iki yaş küçük kardeşine baktı. Onlar için her şey aynı
görünüyordu. Kardeşi yemeği beğenmeyip somurtuyor, babası işle ilgili bir
şeyler anlatıyordu. Annesi bir yandan babasını dinliyor bir yandan kardeşiyle ilgileniyordu.
Normal buydu, normali buydu, normaldi bu… O gece göz kapakları uykuya yenik
düşene kadar sürmüştü sorgulaması. Daha sonra otele girmeye çalıştığını
hatırlamadı. Olay hiç olmamış gibiydi sanki. Otelin önündeki görevlinin neden
ona ters ters baktığı da bu yüzden muğlaktı.
On
beş yaşında… O gün… Kaybetmişti… Sonra neyi kaybettiğini… Kaybetti… Unutmak… Ve
onun tatlı mutluluğu… Sarmaladı onu… Ve bırakmadı... Uyum sağladı… Uyuştu…
Mutluydu…
Mutluluğunu
tek bozan şey kardeşinin intiharı oldu hayatında. Hem de o balayındayken
intihar etmişti. Kardeşinin mutsuzluğunu kendi mutluluğundan fark edememişti.
Çocukluğunda bir yanı acıdığında ağlardı. Bu sefer kalbi acımıştı ya, kalbin
yaraları çocukluğumuzdaki yaralar gibi kabuk bağlamıyordu. İnce bir mutsuzluk
sızıyordu o yaralardan hep. O da umutsuzca, belki çocukluğundaki yaralar gibi
kapanmasını umarak yaralarının, ağlıyordu ara sıra.
Oğluna,
kardeşinin adını verdi… Umut… Kaderi benzemesin, dedi. Benzemedi de… İkinci
Umut, hayatının sonuna kadar her insan gibi ortalama bir mutlulukla yaşadı. Mutluluk
ortalamasını düşüren bir olay da babasının kızını parka götürdüğü vakit dil
altı hapını unutmasından dolayı vefat etmesi oldu.
Huzurluydu…
Torunu… Park… Çocuklar… Kuş cıvıltıları… Güneşli bir hava… Birden… Torunun
peşinden gidecekken… Kolu uyuştu, banka çöktü… Kafası yere çarptığında ruhu
bedenini terk etmişti çoktan.
Kendi
gerçekliğine döndü tekrar… Otuz yaşına… Otelin çatısından atladığı otuz yaşına…
Çatıdan atlamış bedenini incelerken buldu ruhunu. Ufak bir sarsıntı iki hayat
yaşatmıştı ona. Abisinin mutlu olacağını; yalnız kendisine çok üzüleceğini
öğrenmenin yükünü hiçliğe attı. Hiçlik, nazlanmadan öğüttü bu yükü. Sonra kol
kola bu dünyayı terk ettiler.
Hiç yorum yok :
Yorum Gönder