18 Aralık 2013 Çarşamba

Bir Adam İki Yaşam

            On beş yıldır… Her gün… Ve bugün de… Yine… Her zamanki gibi… Aynı… Sıradan…
            Otel kapısının önündeki görevliye selam verdi. Adam da ona… İçeri girdi. Sanki son on beş yıldır buraya gelen, her ayrıntıyı bilen o değilmiş gibi baktı etrafına. Otelin lobisindeki avize gökyüzüne imrenilerek yapılmıştı. Güzeldi güzel olmasına; ama gerçek gökyüzü varken buna bakmak… Neyse… Koyu kırmızı granitle kaplanmış yerde yürürken bir kan gölünün üzerinde yürüdüğünü hayal ederdi hep. Huzur bulurdu burada. Burayı yapan da aynı onun gibi mi düşünmüştü? Muhtemelen daha basitti düşünceleri. Seçkinlik? Kırmızı, kıpkırmızı… O zaman kırmızı olsun. Olsun bakalım. Lobideki siyah deri koltukların üzerinde muhabbet eden, gazetesini okuyanlara baktı. Hepsi mutlu görünüyordu. Bu duygudan tiksindiği için asansöre yöneldi. Danışmadaki kızı selamlamayı unutmadı. Onlara hep gülümserdi. On beş yıldır. İçindekileri görmesinler diye duygularla sarmalamıştı kendini.
            Asansöre bindi. Ellinci katın tuşuna bastı. Kapı tam kapanırken bir çift yetişti. Balayında olduklarını bas bas bağırıyorlardı sanki. Ne vardı asansöre yetişemeselerdi. İnsan yalnız da kalamayacak mıydı burada? Adam da abisine benziyordu zaten. Sahi onlar nereye gitmişti balayına? O kadar ilgisizdi ki kendisiyle, çevresiyle… Sormamıştı bile. Yeni aklına geliyordu bu soru. Düşünceler ve asansörden gelen sıkışıklık hissi yerini mide bulantısına bıraktı. Mutluluğun sıradanlığından kaçmaya çalışırken karşısına çıkan mutlular, onu çileden çıkartıyordu. Yarı mutluluk yarı alkolden uyuşmuş çift sayesinde kendisine zorla porno izlettiriliyordu. Onlar asansörden indiğinde rahat bir nefes aldı. Artık kimseyi görmediğine göre herkesin varlığını inkâr edebilirdi. Kendisi de bu yok oluşa dahil olmak istedi. Gözlerini kapadı.
            İstediği kata geldiğini belirten bir ses çıkardı asansör ve ona gözlerini açmasını söyledi. Kendiyle baş başaydı. Aşağıdaki kadar kalabalık değildi burası. Tek kalabalık kendisiydi. Çatı katına çıkacağı merdivenler karanlıktı. Kaç adım gitmesi gerektiğini biliyordu artık. Sorun olmadı. Çıktı merdivenleri. Her adımda daha da heyecanlanıyor, heyecandan delirmekten korkuyordu. Oraya sanki birini kurtarmak, kahraman olmak için çıkmıştı. Bir bakıma doğruydu bu. İlk geldiğinden beri amacıydı kendini kurtarmak. Batan güneşle beraber… Ama yıldızlar… O yıldızlar yok mu… Onu baştan çıkarıyor, amacını unutturuyorlardı. Belki yarın dedirtiyorlardı. Yarın, on beş yıldır gelmemişti. Bu sefer gece gelmişti buraya. Güneşin batışını kaçırmıştı. Bu ufak farklılığın kendisindeki etkisi, büyük olacaktı. Öyle umuyor, öyle istiyordu. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı meydan okurcasına. Bu sefer onu yolundan alıkoymalarını istemiyordu. Bulutlu bir gündü. Yıldızların sesleri az duyuluyordu. Yine de güzeldi gece. Lobideki sahte gökyüzü buradan esinlendiyse burası nereden esinlenmişti? Esinlendiği bir yer yoksa bu eşsiz gökyüzü altında yapılan hareketlerin birbirinin tekrarı olması haksızlık değil de neydi?
            Çanak anten ordusunu sollayarak çatının ucuna geldi. Durdu, aşağıya baktı. Hayatında son kez daha önce yapılmış bir şeyi tekrar edecekti. On beş yıl sonra… Otuz yaşında… Bu gece… Bunu başaracaktı. Öldükten sonra onu bekleyen neydi acaba? Din kitaplarındaki gibi onu küçüklüğünden beri tir tir titreten bir cennet? O aslında biraz kin, biraz kıskançlıkken bunların olmadığı cennet? Kendimiz olmayı akıl hastaneleri gibi lüks kabul eden ve bizi bu duygulardan arındıran cennet? Ya da  Shakespeare’in dediği gibi kâbuslar? Biz izlemekten yorulsak dahi durmayacak olan kâbuslar? İkisini de istemiyordu. Öldüğünde hiçlikte dinlenmekti en güzeli. Bu hayat zaten yeterince doluydu, tabii saçmalıklarla.
            Düşünceleri gevezeydi bu gece de. İlk kez susturmaya çalışmadı onları. Son bir kez dolanıyorlardı beyninin kıvrımlarında. Bakışlarını gökyüzüne çevirdi ve sevgilisinin kollarına bıraktı kendini. Hiçbir kadın onu bu denli heyecanlandıramamıştı. Ölüm, kadını oluvermişti bir anda. Her salise ona yaklaştığını düşünmek bu dünyada tattığı en mutlu andı şimdiye dek. Tüm yaşadıkları ondan, arkalarında değişik renkler bırakarak ayrılıyordu. Bu o kadar hafifletmişti ki onu, yer çekimini unutan bedeni yukarı doğru hareket edecek sandı birden. Hiçliğine her an biraz daha yaklaşıyordu. Vücudu yerle buluşmadan önce dünyanın çirkinliklerini içine çekebildiği kadar çekti. O nefesi bırakmak istemiyordu. Çirkinliğin birazını olsun yanında götürürse biraz daha düzelirdi belki dünya. Sonra kendinden geçti, bedeni yerle buluştu. O, bunu hissetmedi bile. Düştüğü yerde ufak bir sarsıntıya neden oldu. Bu sarsıntının bedelinin ne olduğunu uzun zaman anlamayacaktı.

            Büyük bir otelin kapısında duran görevliyle tartışır buldu kendini bir anda. Adam onun içeri girmesini istemiyordu. İyi ama… O neden içeri girmek istiyordu? Bunu hatırlamadı. Şöyle bir baktı içeri… Koyu kırmızı zemine… Yüzünü buruşturdu. “pardon” diyerek yoluna devam etti.  Gömleği buruşmuş, kravatı, adamla iteleşmekten olsa gerek, yana kaymıştı. Bir şey… Hem de önemli bir şey yapması gerekiyordu sanki. Ama otelde… Otelde ne işi vardı? 

Ne vardı ki orada? Okula gider gelirken önünden geçtiği, rütbe önemliyse beş yıldızı bulunan bir oteldi sadece. Üstelik zevksiz mi zevksiz döşemeleri görgüsüzlüğün had safhasındaydı. Birden otel hakkında nasıl bu kadar çok şey bilebildiğini sordu kendine. Cevaplayamadı. Şaşkın şaşkın evin yolunu tuttu. Yemek saati gelmişti. Yetişmek için sıklaştırdı adımlarını.
            Eve girdi, kapıyı açtı, çantasını fırlatıp attı her zamanki gibi. Ama bunları sanki ilk defa yapıyordu. İçindeki bu duygu da neydi böyle? Yemeğe oturdu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Aynı… Değildi sanki… Bir şey vardı… Açıklayamadığı… İçini kemirip duran… Annesine, babasına, kendisinden iki yaş küçük kardeşine baktı. Onlar için her şey aynı görünüyordu. Kardeşi yemeği beğenmeyip somurtuyor, babası işle ilgili bir şeyler anlatıyordu. Annesi bir yandan babasını dinliyor bir yandan kardeşiyle ilgileniyordu. Normal buydu, normali buydu, normaldi bu… O gece göz kapakları uykuya yenik düşene kadar sürmüştü sorgulaması. Daha sonra otele girmeye çalıştığını hatırlamadı. Olay hiç olmamış gibiydi sanki. Otelin önündeki görevlinin neden ona ters ters baktığı da bu yüzden muğlaktı.
On beş yaşında… O gün… Kaybetmişti… Sonra neyi kaybettiğini… Kaybetti… Unutmak… Ve onun tatlı mutluluğu… Sarmaladı onu… Ve bırakmadı... Uyum sağladı… Uyuştu… Mutluydu…
Mutluluğunu tek bozan şey kardeşinin intiharı oldu hayatında. Hem de o balayındayken intihar etmişti. Kardeşinin mutsuzluğunu kendi mutluluğundan fark edememişti. Çocukluğunda bir yanı acıdığında ağlardı. Bu sefer kalbi acımıştı ya, kalbin yaraları çocukluğumuzdaki yaralar gibi kabuk bağlamıyordu. İnce bir mutsuzluk sızıyordu o yaralardan hep. O da umutsuzca, belki çocukluğundaki yaralar gibi kapanmasını umarak yaralarının, ağlıyordu ara sıra.
Oğluna, kardeşinin adını verdi… Umut… Kaderi benzemesin, dedi. Benzemedi de… İkinci Umut, hayatının sonuna kadar her insan gibi ortalama bir mutlulukla yaşadı. Mutluluk ortalamasını düşüren bir olay da babasının kızını parka götürdüğü vakit dil altı hapını unutmasından dolayı vefat etmesi oldu.
Huzurluydu… Torunu… Park… Çocuklar… Kuş cıvıltıları… Güneşli bir hava… Birden… Torunun peşinden gidecekken… Kolu uyuştu, banka çöktü… Kafası yere çarptığında ruhu bedenini terk etmişti çoktan.
Kendi gerçekliğine döndü tekrar… Otuz yaşına… Otelin çatısından atladığı otuz yaşına… Çatıdan atlamış bedenini incelerken buldu ruhunu. Ufak bir sarsıntı iki hayat yaşatmıştı ona. Abisinin mutlu olacağını; yalnız kendisine çok üzüleceğini öğrenmenin yükünü hiçliğe attı. Hiçlik, nazlanmadan öğüttü bu yükü. Sonra kol kola bu dünyayı terk ettiler.
                                                                                                          

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder